Login Form

Istatistikler

Gebruikers
102
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
565863

SEN ÖL BEN YAŞAYAYIM

Nüfusu planlama düşüncesi yeni bir şey değil. Eski çağlarda bile insanlar az çocukları olmasını istemişler, bunun için de günün bi­linen tedbirlerine başvurmuşlar.

Düşünce olarak nüfusun planlanması fikri kimilerine cazip ge­lebilir. Çünkü mantıklı gerekçeleri var bu işin. Bu gün eldeki imkanlar ile, bu imkanları kullanma durumunda olan insanlar ara­sında doğru bir orantı yok deniliyor.

Dünyanın, insan besleyen kaynaklarının sürekli azaldığı, gelecekte bu kaynakların daha faz­la nüfusu beslemesinin mümkün olmadığı, az şeyi çok insan paylaş­tığı zaman bügünkü refah seviyesinin kaybolacağı ileri sürülmekte.

Tahrib edilen doğal denge, su ürünlerinin süratle azalması, ormanların tükenmesi, toprakların çölleşmesi, hava kirliliğinin artması, enerji kaynaklarının belli bir ömürde olması (petrol gibi), uzmanları korkutuyor. Gelecekte insanlığın en temel ihtiyaç­larını bile karşılama imkanından mahrum kalacağı endişesini taşı­yorlar. Giderek artan nüfusun en büyük sorun olacağını iddia et­mekteler.

Kişisel nedenlerle çocuk sayısını sınırlamanın mantığı anlaşı­labilir. Kimisi hastalıktan, kimisi gereği gibi yetiştirememekten, kimisi çevrenin bozukluğundan, kimisi kendine yük veya ayak bağı olmasından, kimisi daha başka nedenlerle bu düşüncede olabilir. Geçmişte de buna benzer endişelerle doğumlara engel olunduğu bi­linen bir gerçek. İnsan haysiyetinin ve özgürlüğünün pek itibar görmediği kimi zamanlarda -çocuğum insanca yaşama imkanından mah­rum kalacaksa; olmasın daha iyi büyüdüğü zaman başkasının kölesi olacaksa doğmasın daha iyi- diyen ana babaların iddiaları normal karşılanabilir. Bu en azından mantıklı bir gerekçeye daya­nıyor. Kaldı ki böyle bir düşünce İslâmî dünya görüşüne, İslâmın ölçülerini koyduğu yaşama ve sosyal düzen anlayışına terstir. Çünkü İslâm, hem rızkın ilâhi kaynağa ait olduğunu, hem de insan aleyhine olan bütün gelişmeleri kaldırıp herkesin şerefiyle yaşa­masının tekin edilmesinin bir gereklilik olduğunu emredivor. Aile içesinde kişilerin görevlerinden tutun da, hakça bölüşmeye, başkasını da hesaba katmaya, insana ve hayvana merhametli davranma­ya kadar geniş bir çerçeve çizilmektedir.

Ancak şimdilerde nüfus planlanması meselesi kişisel bir düşün­ce olmaktan çıktı, dünya politikası haline geldi veya getirildi.

Yeni dünya düzeni iddialarıyla ortaya çıkanlar, dünya üzerinde her şeyde söz hakkının, yönetme ve yön verme hakkının kendilerin­de olduğu varsayımından hareketle, işlerine gelmeyen nüfus artışını sınırlamaya kalkışıyorlar. Öyle ya,dünya siyasetine onlar yön ve­riyorlar. Dünya ticareti onların elinde. Uluslararası ilişkilerde onların sözü geçerli. Onların koyduğu kurallara uyuluyor. Onlara danışmadan kimse bir şey yaypamıyor. Daha doğrusu dünyayı onlar parsellemiş, dilediklerı gibi kullanıyorlar.

Böylesine bir statü içerisinde bazıları gözlerine batan, ayaklarına bağ olma ihtimali bulunan fazla nüfusu sınırlandırmak isteyeceklerdir. Çünkü bu nüfus artışı onların yaşadıkları ülkelerde değil, üçüncü dünya, fakir ülkeler dedikleri ülkelerde olmaktadır.

Artan nüfusa karşılık yiyecek maddelerinin sürekli arttığını, bugüne kadar asla nüfus sayısından daha az üretim yapılmadığını, dünyanın bu haliyle daha milyarca nüfusu besleyeceğini konunun uzmanları söylüyorlar.

Yapılan araştırmalara göre artan nüfusa karşılık temel gıda maddeleri de sürekli artmıştır.

Ellili yıllardan bu yana Türkiyede üretim -her sahadaki üretim-kırk katı arttığı halde nüfus kırk sene zarfında yalnızca dört katı artmıştır.

Diğer ülkelerde de durum bundan çok farklı değil­dir. İnsanların sayısı arttıkça üretim ve üretimi kolaylaştırıcı teknikler de sürekli gelişme göstermektedir.

Sorun bence hiç bir zaman geçtim kaynalarının, üretimin azlığı değil. Asıl sorun mevcut kaynakların ve üretim hakça bölüşülmemesi, balarının korkunç derece harcama yapmasına karşılık balarının zoraki geçinmesidir. Bazıları başkalarının elindeki­ni alır. Sömürgeciler ele geçirdikleri kolonilerin zenginliklerini yağma ederler, halk­ları zayıf bırakırlar. Kendileri alabildiğine zenginleşirler, bu­na karşılık bazı ülkeler veya insanlar onların yüzünden geçim sıkıntısı çekerler.

Bazı ülkelerdeki açlığın en büyük suç­lusu şüphesiz sömürgecilik ve onun getirdiği gayri tabi üretim tarzıdır.

Bir kaç köye birden-sahip-olan bir ağanın emrindekiler, geçim kaynağı kıtlığından mı yoksa, her şeye ağalarının sahip olmasından mı geçim sıkıntısı çekerler. Sayısız iş yerine sahip merhametsiz zengin, başkalarının yoluna taş koyduğu zaman geçim sıkıntısı ne­reden kaynaklanır? Başkalarının en tabi hakkını onlara reva  görmeyen zalimin yaptıkları yüzünden kaç kişi geçim sıkıntısı çekmektedir?

Dünya nüfusunun çok az bir kısmı olmalarına ramen, amerika ve avrupanın geçim kaynaklarının yüzde altmışbeşine sahip olmaları ne ile izah edilir?

Bazı çevreler böyle bir iddia karşısında 'batının zenginliği ve uygarlığı kıskanılıyor’ diyorlar. Halbuki bu gerçek apaçık or­tadadır ve bunu dile getirmenin kıskanmakla ilgisi yoktur. Batı, bu zenginliği en meşru yollarla elde etmiş olsaydı diyecek birşey yoktu. Ancak ou bir takım insanların fakirliğine, bazı bölgelerin yıkımına, bazılarını köleliğine rağmen olmuşsa oturup konuşmak zorundayız.

Kurulan dünya düzeni yani yeni çetelik anlayışıyla, öteden beri uygulanan politikalarla bazı insanları fakir hale getirenle­rin, bir insanı besleyecek. kadar masrafı ev hayvanlarına yapan­ların, kendi çıkarından daha kutsal bir şey tanımayanların söz söyleme, insanlıktan bahsetme hakları olmasa gerektir.

Dünya şeflerinin, yani dünyada ağırlığı olanların nüfusu sınırlama gayretlerinin sebebi nedir acaba?

Bu konuda duyarlı olan değerli yazar ve düşünürler çok net ve açık cevaplar verdiler çeşitli basın organlarında. Bu çabaların arkasında yatan gerçeği bütün çıplaklığlyla anlattılar. Nüfusun artmasıyla açlığın ilgisi olmadığını bilimsel olarak izah ettiler.

Bunlara bir kaç şeyi ilave etmek mümkün:

Bence bu çabaların arkasında öncelikli olarak batının tarihi çıkarcılığı-egoistliği yatmaktadır. Batılı insan kendi menfeatına çok düşkündür. Kendi çıkarı için bütün değerleri bir anda çiğneyebilir.

(Uzun yıllardan beri Avrupa’da yaşayanlar bunu gayet iyi bilirler)

Eğer nüfusun artışı batının çıkarlarını bireysel ve çoğrafya planında tehdit ediyorsa; bu önlenmeli. Batılı ülkelerde nüfusun teşvik edilmesine karşılık, dünyanın öteki bölgelerinde nüfus planlaması çabaları bir çelişki değil mi?

Çoğalan nüfus, batılının keyfini kaçırabilir. Kendi ülkesinde geçinme imkanı azalanlar batıya iltica edebilir. Emperyalizmin şimdiye kadar yaptıklarının hesabını sormaya kalkabilir. Onlar son derece lüks içinde yaşarken biz niçin bu sıkıntının içerisinde bulunuyoruz diye düşünür, sonra bu fakirliğin kimin ve hangi se­bep yüzünde olduğunu anlayabilirler. Bu da batının ağzının tadının kacması demektir.

Egoistler, “sen öl ki ben yaşayayım” düşüncesindedirler. Gel ki onlar herkesin hemen ölmesini istemezler. Bazıları yaşasın ki, on­lar mallarını satabilecek müşteri, hizmetlerini yaptırarak işçi, kullanabilecekleri ara eleman bulabilsinler. Ancak bu işçi ve müşterilerin artması onları rahatsız ede­cekse ölsünler daha iyi.

Bu yüzden istenmeyen çocuklar henüz doğmadan ortadan kaldırılmalı. Yahut ta doğmadan önce modern yöntemlerle tedbir alınmalı.

Bazı toplumlarda aile bağları ve ahlâki faziletler hala kuvvetli. Bu tür aileler ve bireyler kolay kolay çözülmüyor. Bir anlamda bağlı oldukları değerler yüzünden sürü haline gelmiyorlar, sömürülmüyorlar.. Halbuki sömürgeciler, kendilerine benzemek isteyen sürülere rnuhtaçtır.

Bir başka sebep de Avrupa’da yaygın olan gayr-i meşru ilişkilerin başka ülkelerde de normal hale getirilme isteğidir. Böylelikle nüfus kendiliğinden azalacak. Üstüne üstlük, Avrupa’nın bugün içine düştüğü sıkıntıya başka ülkeler de düşecek. Yani ben çekiyorum, onlar niye çekmesinler? Öyle ya herkes batıyı örnek almıyor mu?

Alemlerin Rabbinin tasarrufunu tümüyle devre dışı bırakan, bütün gücün ve hükmün kendisinde olduğunu düşünen insan, şüphesiz her şeyi kendi kısır bilgisi ve kahrolası çakarı doğrultusunda değerlendire­cektir. Bu, iman nimetinin yokluğudur. Her şeyin Rabbe ait olduğunu, her şeyin kaderinin O'na ait olduğunu bilen birisinin kendi isteğine uyması mümkün değildir.

Yarattıklarının rızkının vekilliğini üzerine alan Rabbin, sözüne kulak asmayanlar çözüm için her yolu deneyeceklerdir ve asla mutlak çözüme ulaşamayacaklar.

İlahlık taslayan şaşkınların her meselede olduğu gibi nüfus konu­sundaki korkularını anlıyoruz. Ancak Alemlerin Rabbine iman ettiğini söyleyenlerin endişelerini anlamak mümkün değildir.

akıllı insanlar istikamet üzere olanlardır. Onlar zalim ve sömürgeci, insan hakları yaygaralarına rağmen insan haklarını en çok ihlâl eden şarlatan, kendi çıkarı için dünyanın huzurunu bozan egoistlenin oyununa gelmezler.

Nüfus planlaması emperyalizmin başka bir oyunudur.

Hüseyin K. Ece

20/9/1994

Zaandam