Login Form

Istatistikler

Gebruikers
106
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
567357

BIRAK ONLARI OYALANSINLAR

Eskiler, boş kuruntulara tul-u emel derlerdi.

Yani uzun beklentiler… İnsandaki sahip olma arzusu… İnsanın sonu gelmez beklentileri, hayalleri, kavuşmayı umduğu hedefleri.

 

Bu her insanda var olan bir özelliktir. Kimisinde az, kimisinde çok olur.

“Umut fakirin ekmeğidir” sözü bunun için mi söylendi? Bilmiyoruz, belki de.

Ve bu duygu ölene kadar devam eder.

Peygamber: ´İnsan ihtiyarladıkça iki duygu onda gençleşir. Çok yaşama arzusu ve çok mala sahip olma isteği.´buyurur.

Demek ki insanda böyle bir zaaf var. Ölüme yaklaştıkça daha fazla mala, daha fazla dünyalığa sahip olma hırsı artıyor. Dünyada biraz daha kalayım arzusu gençlesiyor. Ya da ölümü hatırlamak istemiyor. Ölüm duygusunu ve olgunu kendinden uzakta tutmaya çalışıyor.

Şüphesiz insanda başka arzular da vardır. Bunlar fıtratta olan şeylerdir. Önemli olan bu arzuları yok saymak, bunlardan kurtulmaya çalışmak değil, onları kontrol altına alabilmektir.

İnsan, yani hepimiz, acaba neden ardı arkası gelemeyen hayallere kaptırız kendimizi? Acaba neden bizde sahip olma arzusu hic ölmez? Acaba neden hep bir şeylere kavuşmayi ister dururuz. Acaba neden gözümüz doymaz, iştahlarımızın sonu gelmez?

Belki bir deneme… Belki bizden sonrakilere bir uyarı…

Belki de asağıdaki sebepler:

Birincisi: Kişinin ulaştığı sonucu hak zannetmesi.

Öyle ya, herkes ‘ayranım beyaz’ der. ‘Ben haklıyım’ der, ‘ben doğru yoldayım’ der ya, öyle bir şey. Fikir ve inanç olarak benimsediği ona göre en doğrudur, bugüne kadar yaptıklarının pek çoğu isabetlidir.

İkincisi: Yaptıklarıyla iyi bir sonuç elde edeceği hayali.

Bir koşuşturma değil mi bu dünya hayatı? Birileri daha fazla koşturur. Yaptıklarıyla en iyi sonucun kendisine ait olduğunu, onu elde edebildiğini hayal eder. O iyi sonuç ne? Bilmiyoruz. Elbette herkesin kendi meşrebine göre bir sonuç beklentisi vardır.

Üçüncüsü: Zamanın hasımların aleyhine gelişeceği umudu.

Böylelerinin mutlaka hasmı vardır. Ya kendi çevresinden, ya öteki mahalleden, ya  yabancı kültürlerden, ya da görünmez varlıklardan. Zaman onların aleyhine, beyimizin lehine dönecek. (!) Hasımlar hak ile yeksan olacaklar. Zira beyimiz biriciktir, seçilmiştir, doğru yoldadır ve doğru is yapmaktadır. Hasımlar ise temamen yanlıştalar.

Bu da bir anlamda hamhayal, içi boş bir kuruntudur.

Beşincisi: Dünyayı kendi adası kadar hayal etmesi.

Böyleleri dünyayı, hayatı ve zamanı; kendi cevreleri, ilgi alanları ve bildikleri kadar zannederler. Onlar kendi çevrelerinde, kendi fildişi kulelerinde, kendi çıkar yörüngelerindedirler.

Onlara göre, çevre onlara hizmet için vardır. Bir şey onların çıkarlarına, onların ilgi sahasına giriyorsa önemli, geri kalanlar önemsizdir.

Celâleddin Rûmî, dünyanın ötesini düşünmeyenleri, bir atın idrar birikintisinde bir çöpr tutunan karıncaya benzetir. Öyle bir yerde bir çöpe tutunarak hayatta kalmaya başaran karınca büyük bir ihtimalle: ´Deryaya düştüm´ diye düşünür. Halbuki küçük bir sıvı içindedir, üstelik bu sıvı temiz de değildir.

Karıncanın ilmi, ufku, kapasitesi öteyi, daha öteyi kavramaya yetmemekte. O içinde bulunduğu minik çevreyi bütün dünya zannetmektedir.

Dünya hayatını ebedi zanneden, başka dünyaların olabileceğini akledemeyenler de böyledir. Dar bir çevre anlayışı, dar bir idrak ve dar bir hüküm...

Ümniyye, hamhayal, boş kuruntu, ütopyadır.

Bu, hayatın normal bir hedefi değil, olmayacak hayaller, gerçekleşmesi imkansız gibi olan beklentilerdir.

Bir başka deyişle bazıları, ulaşmak istediği hedef için gereken çalışmayı yapmaz, sonrada da bir yerlere ulaşmanın, bazı şeylere sahip olmanın hayalini kurar. Ya da üzerinde olduğu inanacın hak olduğunu zannederler. Yaptıkları doğrudur, isabetlidir, olması gereken kadardır.

Böyleleri başkalarını batılda olmakla suçlar, doğru yolu, hak inancı kendilerine yakıştırırlar. Hatta böyleleri kendilerine göre çok hayırlı işler yaptıklarını, çok ibadet ve duada bulunduklarını zannederler. Yaptıklarını abartırlar, gözlerinde büyütürler, küçük bir işi büyük katsayılarla çarparlar. Kasaya, kâr hanesine çok şey depoladıklarını hayal ederler.

Ümniyye bu pozisyonu tam olarak anlatan harika bir kavram. Kur’an ümniyyeden de bahsediyor.

Yani, ‘hayal kurun bakalım, sanın bakalım, öyle olduğunu zannedin bakalım.. Yarın gerçek ortaya çıktığında, ak ile kara, iyi ile kötü, kâr ile zarar ortaya konulduğunda idrak edeceksiniz. Bilecek ve göreceksiniz. Anlayacaksınız ki, kuruntularınız, sanrılarınız, boş beklentileriniz hiç bir işe yaramıyor. Çünkü zaten temeli yoktu ki. Elinizde hayallerinizin hakikat olduğunu gösteren bir isbatınız yoktu ki.

Siz fikirlerinizin, kararlarınızın, hükümlerinizin doğru olup olmadığını ölçebilecek vahy kaynaklı ölçütleri reddettiniz. Kendi aklınıza güvendiniz. Kendi hevanızın ortaya koyduğu kararları mutlak doğru zannettiniz. Mutlak doğruyu ise kabul etmediniz. Mutlak doğruyu ifade eden kaynakları ve ağızları susturmaya çalıştınız. Hakikati dile getirenlere hasım oldunuz, onları susturmaya, hata kimi zaman da onları sürgün etmeye kalkıştınız.

Ama gün gelecek, hakikat ortaya çıkacak Kimin haklı, kimin haksız olduğu anlaşılacak. O zaman ne emelleriniz, ne kuruntularınız size fayda vermeyecek.

Şimdi zevkinizle oyalanın durun. Kendinize göre dünyadan kâm alın. Yeyin, için, tıka basa. Zevkinize göre takılın. Hoşunuza gidenene sahip olmaya çalışın.

Ama hepsi bitecek. Hepsi bir rüya gibi sona erecek. Işık yanacak ve uyku bitecek. Göreceksiniz ki rüyanızdaki her şey meğer bir hayalmiş. Meğer hepsi de boş bir beklenti imiş. Meğer hiç birinin aslı yokmuş.

“Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit (ümniyye) onları oyalayadursun, (Kötü sonucu) yakında bilecekler.” (Hicr, 15/3)

Onlar, dünya hayatı hakkında bir serap, bir illizyon görmüşlerdir. Ama gerçeğin yanına varınca, hakikat malum olunca ne serap kalıyor, ne hayaller. O kurgular, ardı arkası gelmeyen emeller, o sınırsız arzular, o olmayacak beklentiler dağılıp gidiyor. Hiç biri yerinde kalmıyor.

´İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zenneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanıbaşındaki da (inanmadığı, kendisinden sakınmadığı) Allah´ı bulmuştur. Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çabuk görendir.´ (Nûr, 24/39)

İşte hakikat bu. İşte insanın karşısına çıkacak olan çıplak gerçek bu. Kişi kendi geçmişiyle, kendi aynasıyla, kendi kendisiyle yüzleşecek. Olanı biteni tüm ayrıntılarıyla görecek. Yaptıkları ne imiş. Yaptıklarının değeri ne kadarmış anlayacak.

Bu dünyada istediği kadar övünsün. İsterse avaz avaz bağıyorsun: Ben doğru yoldayım, benim dinim, ideolojim, dünya görüşü en doğrusu, diğerleri yanlış diye. Hiç bir şeyi değiştirmeyecek.

Kimileri hayatı yaşadığı kadar sanar. Sonra da elinden geldiği kadar yemeğe, eğlenmeye, zevklenmeye, sahip olmaya çalışır. Daha çok seye sahip olmak onda tutku, hatta hastalıktır. Sahip oldukları ona yetmez, daha fazlasını ister. Hükmetme makamında ise, orayı terketmek istemez, daha geniş kitlelere hükmetmeye kalkışır.

Bu hayatın bir de ötesi var diyenlere kaşlarını çatar, hasım veya düşman olur. Yediği ile, içtiği ile, eğlencesi ile, nefsinin arzuları ile oyalanır durur. Elbise, eşya, eglence, makam onu tatmin etmez, değiştirir durur. Hep daha başkasını, daha ötesini, daha çoğunu ister. Onları elde etmek üzere çaba gösterir.

Ama günün birinde takke düşer kel ortaya çıkar. Hakikatle yüzleşir. Ama iş işten çoktan geçmiştir bile.

Bırakın, öte dünyaya ve oradaki hesaba inanmayanları…

Bırakın kulluk sorumluluğu duymayanları…

Bırakın müsrif olanları, yani davranışlarında ve harcamalarında ölçüyü kaçıranları…

Bırakın zevkinden, nefsinin arzularından başka hedef tanımayanları…

Oyalansın dursunlar. Günün birinde gerçeği anlayacaklar.

Hüseyin K. Ece

4.12.2006

Zaandam