Login Form

Istatistikler

Gebruikers
101
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564677

KEŞKE BİLSELERDİ

Baba eve dönüyor. Üçbucuk yaşındaki oğlu onu karşılıyor. Baba her seferinde oğlunu kucağına alıyor, seviyor, okşuyor. Her seferinde cebinde veya çantasında çocuk için bir seyler getirirken bu sefer bir şey getirmiyor.

Çocuğun hoşuna gidecek şeyi bu akşam vermiyor. Çocuk bu sevgi ve okşama faslının arkasından beklediği lezzetli şeyler gelmeyince babasına hemen soruyor:

-Baba bana ne getirdin?  Baba tebessüm ederek:

-Sana bu gün sevgimi getirdim. Çocuk:

-Tamam onun anladım da, bana ne getirdin? Baba tekrar:

-Sana sevgi getirdim diyor. Çocuk tekrar:

-Baba, tamam, anladım, ama bana ne getirdin?

Çocuk aklı iste, deyip geçebilirisiniz.

Şüphesiz çocuklar sevilip sevilmediklerini de anlarlar. Ama hemen hemen hepsi de bu sevginin somut bir şekilde onların gözü önünde canlanmasını beklerler. Bu ya kucağa almak, ya öpmek, ya şaka yapmak, ya başını okşamak, ya da hediye vermek, ya lezzetli bir sey uzatmak vs. şeklinde olabilir.

Sadece seni seviyorum ifadesinin çocukları tatmin etmediği bilinmektedir.

Ancak bu örnekte olduğu gibi çocuk, sevginin somuta, yani biraz da ağıza tad verene şekle dönüşmesini bekliyor. Madem ki babamdır, madem ki beni seviyor, madem ki imkanı var; öyleyse bunu göstermelidir. Bunu, benim sevdiğim şeyleri bana getirerek isbat etmelidir dercesine.

Babanın ‘sana sevgimi getirdim’ demesi ihtiyaca, ya da beklentiye cevap vermiyor. Daha ötesi lazım.

Belki de çocuk o yaşta sevgi ifadesinin kapsamını anlayamıyor. Çünkü sözle söyleniyor. Çünkü yanında somut bir şey yok. Baba her akşam cebi veya çantası dolu geliyorken bu akşam boş. Ama buna karşın seni seviyorum diyor. Bu çocuk tarafından zor anlasılacak bir şey. Şüphesiz her çocuk öncelikle anne-babanın, ya da diğer insanların kendilerini sevip sevmediklerini çok iyi anlarlar. Ancak pek çoğu bunu görünür bir şekilde gösterilmesini beklerler.

Tamam beni sevdiğini anlıyorum da ‘ban ne getirdin’?

Acaba, Allah’ ın vadettiği mukâfatı, sevabı, karşılığı bazıları böyle mi değerlendiriyor? Acaba söz verilen sevabın gözle görülecek, elle tutulacak şekilde isbatını mı istiyorlar. Rakamlara dökülmüş, imzalanmış, senet haline getirilmiş, somutlaşmış bir biçimde mi bekliyorlar.

Allah sever, sevdiği amel işlenince kendi katından karşılığını verir. İnsan Allah (cc) için amel işler, bunun ücretini de Allah’ tan alır. Kur’ an buna ‘sevap veya ecir’ diyor. Bu sevabın, yani karşılığın nasıl, ne zaman, hangi şekilde geldiğini insan bilemez. Ama mutlaka gelir.

Her şeyi madde cephesiyle düşünen insan, burada da cisimlenmiş bir şey bekleyebilir. Alacağı mukâfatın veya cezanın maddi olması gerektiğini düşünebilir. Allah’ ın vahiyle vadettiği, İlahi Kelâmla söz verdiği, Resûl/elçi diliyle kullarına ilettiği kesin ifadeler beyimizi ikna etmeyebilir. İlla da maddi şey; cepte, kasada, elinin altında, çevresinde, gözle görebileceği, elle tutabileceği, kullanabileceği, ağzıyla tadabileceği şeyler arar.

Acaba böylelerinde biraz çocuk huyu mu var?

Tamam, Allah vad ediyor, söz veriyor. Anladım da hani bana gözle görülecek ne verdi?

Tamam, Allah güzel iş yapanları sever, anladım da, hani onlara gökten para gönderdi mi? Hani yerde hazine nasip etti mi? Hani onlara görünmez yerlerden ansızın farklı yardımlar geliyo mu? Hani onların hangi maddi ihtiyacını karşıladı diye sorabilirler.

Tıpkı sevginin maddeleşmesini bekleyen çocuklar gibi…

Allah (cc) Kur´an´da azgınlara, zalimlere, korkusuzca ölçüyü kaçıranlara ceza da va’dediyor. Onları kötü sonuçların beklediğini haber veriyor. Kimileri bunun hayali bir şey olduğunu, sadece müslümanların öyle zannettiklerini, dilden dile dolaşan bir söylenti olduğunu sanarlar. Kimileri de bunun bizzat gözünün önünde somut bir şekilde olmasını ister.

Madem ki falancı adam size göre şu şu hataları işledi, haydi çeksin cezasını, burnu sürtülsün de, görelim. Bir belâya uğrasın da şahit olalım. Ne bileyim, gözü çıksın, kolu kırılsın, evi başına çöksün vs.

‘Ama bakıyoruz ki falancı, çalıyor, çırpıyor, yiyor, içiyor, onu bunu sömürüyor, onun bunu hakkını utanmadan yiyor, ama bakıyorsun ki yine de bey gibi yaşıyor. Hele bir de kanundan kurtuldu mu yaptıklarının cezasını çektiğini hiç görmüyoruz. Hani niye başına bir şey gelmiyor’ diyebilirler.

Böyleleri de cezalarını, onların görebilceği ya da anlayabilecekleri tarzda olmasını isterler. Görmeyince de tereddüte düşerler.

Halbuki ilahi adalet hiç bir şeyi karşılıksız bırakmıyor. İyiliğin de, kötülüğünde karşılığı henüz burada, bu dünyada da veriliyor da acaba biz anlıyor muyuz?

Bakınız Allah (cc) Kur’ an’ da nasıl söz veriyor:

“ … Kim Allah’ tan hakkıyla korkup sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder.

Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’ a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (65 Talak/2-3)

Kim kendini yaratana ve rızık verene karşı sorumluluk bilinciyle hareket ederse, kim haddini bilirse, kim ölçüyü kaçırmazsa, şüphasiz ki Rabbi onun önünü açar, çıkış yolu bulmasını nasip eder, aklını çalıştırmasına zemin hazırlar, zorluğu aşacağına dair ümit verir, güvenini artırır.  Dahası onu hiç ummadığı yerden, beklemediği şekilde ve bir zamanda ona rızık verir. Rızık, yiyecek olduğu gibi bilgidir, huzurdur, kalp dolgunluğu, sağlık ve aile, dost ve ahbap açısından güzel çevrenin olmasıdır. Rızık insanı bedenen ve ruhen besleyen şeylerdir.

O halde akıl, iman, dua, yiyecek ve içecekler, Güneş ve benzeri şeyler de birer rızıktır.

Kim Rabbine karşı edebiyle davranırsa, işte ona bu rızıklardan birisi veya bir coğu, hiç beklemediği yerde ve zamanda gelir.

Kim en sağlam yere güvenirse umudu boşa çıkmaz. Kim sırtını çürük yere dayarsa yardımsız kalır, dayanıksız kalır, ümitsiz kalır.

Unutmamak gerekir ki, âlemi yaratan ve hayatın devamını sağlayan mutlaka her için ölçü koymuştur. Hayatın düzeni olsun diye. Her şey ve herkes sınırını bilsin, hayatını devam ettirecek imkanları bulsun diye. Kim bu ölçüyü kaçırırsa zarar eder. Kendisine zarar verdiği gibi başkasına da zarar verir.

Mesela, kış uykusuna yatan hiç bir ayı zamanı gelmeden uyanmaz ve bulunduğu yerden dışarı çıkmaz. Bunun kendileri için tehlikeli olduğunu belki de farkındadırlar. Onlar böylelikle kendileri için konulan ölçüye uymaktadırlar. Karaya vuran balığın yaşama sansı tükenir. Kara hayvanı suda yaşamaya kalkışırsa aynı şey olur. Araçsız uçmaya kalkışan kimselerin sonu felakettir.

(Çocukluğumda görmüştüm, babamın eski usûl arı kovanları vardı. Kış gelince onları mutfak ve yatak odası olarak kullandığımız büyük bir evimiz vardi, onun bir köşesine alırdı. Bahar gelince de tekrar yerlerine götürürdü. Kışın annem bu evde tandır yakar, ekmek yapar ve yemek pişirirdi. Haliyle ev ısınırdı. İşte bu ısıya aldanan bazı arılar uyanır ve kovanlarından dışarı çıkarlardı. Kovanlarından dışarıya çıkan arılar bir daha asla geri dönemezlerdi. Onlar ölmeye mahkûmdular. Çünkü onların dışarıya çıkma zamanı degildi. Yani onlar kendileri için konulan ölçüye uymuyorlardı. Kendileri telef olduğu gibi, sahiplerine de zarar veriyorlardı.)

İnsan da böyledir; kendisi için konulan ölçülere uymayan, sınırları açan, kuralları çiğneyen zarar eder, başkasına da zarar verir. Günlük hayatımızda görmüyoruz mu? İnsanlar tarafından, hayatı kolaylaştırmak üzere konulan kurallara uymayanlar zarara sebep oluyorlar. Trafik kurallarına uymayanların sebep olduğu facialar görülmüyor mu? İşte kendileri zarar ettikleri gibi, nicelerine de zararları dokunuyor.

İnsanı Bilenin koyduğu ölçü hiç yabana atılır mı? Hiç kaale alınmaz mı? Akıllı insan bunu düşünmez mi? Ya da akıl insana bunu hatırlatmaz mı?

İşte sınırı aşan zarar ediyor. İşte kuralsızlık kaosa sebep oluyor. Âlemde kural olmasaydı hayat düzgün bir şekilde devam etmezdi. Düzen de olmazdı. İlâhi irade zira böyle istedi.

Dahası var

“ .. Kim Allah’ tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylık verir.” (65 Talak/4)

Allah´tan korkan işini doğru yapar, işini düzgün yapar, işini hikmete uygun yapar. Doğru ve faydalı olanı yapar, yanlış ve zararlı olandan kaçınır. O zaman da işi kolay olur. İşinin sonucu faydalı olur. Çabalarının sonunda hikmet elde edilir.

Şüphesiz ki mükâfatların en büyüğü Rabbin hoşnut olmasıdır. Onun tarafından verilecek bir bedelin değeri tasavvur edilemez. Bu yüzden Kur´an insanı uyarıp haber veriyor:

“Eğer iman edip kendilerini kötülükten korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi.” (2 Bakara/103)

Keşke anlasalar, keşke gafil olmasalar, keşke bunun bir hayal olmadığını idrak edebilesler.

Keşke bilseler…

Allah (cc) şaka yapmaz.

Allah (cc) insanları kandırmaz.

Allah (cc) insanları oyalamzaz.

Onun sözü haktır ve mutlaka gerçekleşecektir.

İnanan böyle bilir. Bilmekle kalmaz, sonucun da böyle olacağından emindir.

Keşke bütün insanlar bunu görebilseler…

KEŞKE BUNU BİLSELER.

Hüseyin K. Ece

19.2.2006

Zaandam