Login Form

Istatistikler

Gebruikers
102
Artikelen
1570
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
566021

BİR YAZ GÜNÜ GEÇTİK TUNA’DAN 8

(Bir önceki sayıda Bulgaristan’ın Tuna kıyısındaki Vidin şehrinden arabalı vapurla Romanya’nın Galafat kentine geçmiştik. Tuna’yı geçerken onun rumuzda bıraktığı izleri, kenarındaki Osmanlı şehirlerini, tarihi kısaca hatırlamaya çalışmıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.)

“Vatan Yahut Silistre”... Bu ismi bir erlerden hatırlamaya çalışıyorsun. Ne idi bu? Bir roman mı, bir yer ismi, bir slogan mı, bir atasözü mü, bir hikâye mi, bir hatıra mı? Belki hepsi. “Vatan Yahut Silistre”...

 

Evet şimdi hatırladın, bu Namık Kelaml’in Silistre müdafasını anlattığı piyesinin ismi.

(Tarihi bilgilerini yokluyorsun:

Silistre (Bulgarca: Силистра / Silistra, Rumence: Durostor),

Bulgaristan'ın kuzey doğusunda, Dobruca bölgesinde, Tuna kıyısında bulunan bir şehirdir. Silistre ilinin idari merkezidir. Tuna ırmağının kıyısında, Karadenize yakın kısmında bir kenttir. 1388 yılında Osmanlılar tarafından fethedilen Silistre, 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında çok kalabalık bir Rus ordusu tarafından kuşatılmış, Musa Hulusi Paşa kumandanlığındaki Osmanlı kuvvetleri kırk gün boyunca, kaleyi kahramanca savu­nmuşlardı.

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı Navarin Deniz Savaşı'nı takiben Rusya'nın Yunanlıların bağımsızlığını desteklemesi yüzünden çıkmış bir savaştır.

Osmanlı padişahı II. Mahmut 20 Ekim 1827 tarihinde İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarının Navarin'de Osmanlı-Mısır donanmalarını yakmalarını protesto etmek için Rusya'yla yapılmış olan Akkerman Sözleşmesini iptal etti ve Çanakkale Boğazını Rus gemilerine kapadı. Bunun üzerine başlayan savaşın ilk aylarında Rus komutanı Petro Wittgenstein Osmanlı toprağı olan Eflak'a girerek Bükreş'i ele geçirdi. Rus çarı I. Nikolay da Tuna nehrini geçerek Dobruca'ya yürüdü. Şumnu, Varna ve Silistre kalelerini kuşattı.

Karadeniz filolarının desteğiyle Varna kalesine saldıran Ruslar 29 Eylül'de Varna'yı teslim aldılar. Ancak Şumnu kalesini uzun süren bir kuşatmaya rağmen Osmanlıların büyük bir cesaretle yaptıkları savunma sonucu ele geçiremediler. Her iki taraf ta açlık ve hastalık sonucu çok sayıda kayıplar verdi. Kışın yaklaşması dolayısıyla Ruslar kendilerine ait olan Besarabya'ya geri çekildiler.

7 Mayıs 1829'da Rus ordusu 60.000 askerle tekrar saldırıya geçerek Silistre'yi kuşattı. II. Mahmut 40.000 kişilik bir orduyu Varna'nın yardımına gönderdi. Ancak bu ordu Ruslara yenik düştü. 19 Haziran'da Silistre de Ruslara teslim oldu.  

2 Temmuz'da 25.000 askerlik bir Rus ordusu Balkanları boydan boya geçerek Burgaz'ı ve Sliven'i teslim aldılar. 28 Ağustos'ta Edirne'ye kadar ilerleyen Rus ordusu İstanbul'un sadece 68 kilometre uzağına ulaştı. Padişah II. Mahmut 14 Eylül 1829'de Rusların bu ilerlemesini durdurmak için şartları çok ağır olan Edirne Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.)

Namık Kemal işte bu Silistre savunmasını bir piyes şeklinde anlatmayı denemiş. Piyesin konusu kısaca şöyle:

İslam Bey, gönüllü olarak orduya gideceğinden dolayı uzaktan sevmekte olduğu Zekiye ile vedalaşmak üzere onun odasına girer. Zekiye’ye, kendisi hakkında beslediği sevgiyi anlatır. Kız da ona karşı kayıtsız olmadığı gibi, onun arkasından o da erkek elbisesi giyerek gönüllüler takımına karışır, Silistre’ye kadar gider. Silistre’de kuşatma altında kalırlar. Bu arada İslâm Bey yaralanır, ona, Âdem ismini almış olan Zekiye bakar. Yaralı olduğu halde İslâm Bey, yanında Abdullah Çavuş ve Zekiye ile düşman cephanesini ateşlemek üzere giderler. Dönüşlerinde düşman kuşatmayı kaldırıp çekilmiş vaziyette bulurlar.

İslâm ile Zekiye’nin düğünleri kazanılan savaşın mutluluğuyla birlikte yapılır.

Tabii sonrası İslâm Bey ile Zekiye’nin düğünleri gibi sevinçle olmadı. Ruslar güneye doğru, yani Osmanlıya karşı ilerlemekten hiç bir zaman vazgeçmedi. Eline fırsat geçtikçe Osmanlıya saldırırdı. Hem Balkanlar üzerinden hem Kafkasya üzerinden...

 Her nasılsa her iki cephede de sürekli başarılı olan, sürekli galip gelen ve sürekli toprak kazanan o zamanki Rusya oluyordu. Sürekli yenilen ve geri çekilen de Osmanlı Devleti oluyordu. Arada kazanılan mevzi başarılar geneli kurtarmıyor, yaklaşan felaketleri önleyemiyordu.

Siz Tuna üzerinden Romanya’ya doğru ilerlerken Tuna sessizce Karadeniz’e doğru akıp gider. Bağrından nice hatırları saklı tutarak. Tuna o toprağa çalan rengiyle size neler neler anlatmak ister de anlatamaz. Hatta size geçmişten sahneler, fotoğraflar, hatıralar sunmak ister de, tereddütü vardır. Acaba siz oralı olur musunuz? Acaba siz ilgilenir misiniz? O konuda emin olmadığı için ağzını açmaz, bir şey demez, bildiklerine bağrına saklar ve akmaya devam eder.

Siz onun akışına bakarsınız, “ne büyük bir ırmak” der geçersiniz. Halbuki o, kendisinin büyük, görkemli, gizemli bir nehir oluşuyla, şu kadar km. uzun oluşuyla, ya da yılda üzerinden şu kadar gemi geçmesiyle ilgilenmez. En azından siz, bilemedin yarım saat üzerinde yüzerken, başka bir şey demek ister. Daha doğrusu diyecekleri dudaklarının ucuna kadar gelir. Orada durur, size bakar, sizi süzer, sizi muhatap alıp almayacağına karar verir.

Sizi ilk gördüğü zaman belki heyecanlanmıştır. Zira bir Osmanlı torunu ile daha karşılaşıyor. Eğer bu Osmanlı torunu kendisini dinlerse, kulağını ona dayarsa, yüreğini ona açarsa, ya da Tuna akarken, eskiye şöyle dönüp bir bakarsa; neler neler düşünür ve hisseder? Tuna ile birlikte aklına neler neler gelir?

Tuna’nın üzerinden sıradan bir yolcu gibi geçen, arabalı vapurdaki diğer yolcular gibi, bir an önce karşı kıyıya varalım, yolumuza devam edelim diyorsa, Tuna onunla ilgilenmez. Böylelerine onun söyleyeceği bir şey yoktur. Mırıldanacağı bir türkü, döktürevereceği bir ağıt’ı yoktur.

Böyle yolcunun da yolu açık olsun. Bahtı kara olmasın, tıpkı bundan 100 -150 sene önce etrafındaki şehirler ve oralarda oturan milyonlarca müslümanların bahtı gibi.

Tuna biliyor ki, üzerinden karşıya geçen Türkiye’den gelen bir misafirin/yolcunun eğlenecek, duracak, fazla vakit harcayacak bir hali yoktur. “Yolcu yolunda gerek” dercesine o evine doğru, gurbete doğru yola devam edecektir.

Tuna bunu hoş görür, yolcumuzun, yani senin üzerine fazla varmaz. Sadece senin atana layık olmanı diler, “seni Allah’ ısmarladım, güle güle” der.

Sen de bu anlamış gibi kafanı sallar, kuzeye doğru, Timeşvar üzerinden, Budapeşte, Viyana istikametine bakarsın. Bir an önce kıyıya varıp yole düşmeyi düşlersin.

 

Hüseyin K. Ece

2.8.2009 Zaandam