Login Form

Istatistikler

Gebruikers
102
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
565808

EMANET ve SORUMLULUK İLİŞKİSİ

-Emanet

‘Emanet’ kelimesinin aslı olan ‘emn’ kökü sözlükte, korku ve kaygının gitmesi, insanın korunma konusunda gönül rahatlığı içinde olmasıdır. Emanet, güvenle ilgili psikolojik durum hakkında kullanıldığı gibi, hem de korunması istenen şeylerle ilgili kullanılır. (R. İsfehani, el-Müfredat s: 30. İbni Manzur, Lisanu’l-Arab 1/164)

 

Kur'ân-ı Kerîm’de emanet kelimesi iki âyette tekil, dört âyette çoğul olarak, değişik fiil ve isim kalıpları halinde geçmektedir.

Emânet kişiler hakkında kullanıldığı zaman, onun emin (güvenilir ve itimad edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman eksiksiz alınabilir bir şekilde bu­lunması anlamına masdardır. İnsanın emin olma duru­muna, gerek Allah (cc) ve gerek insanlar tarafından herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ism-i mef’uldür (edilgen ortaçtır).   

Bir başka anlamıyla emanet, insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş mâlî, rûhî ve diğer imkânlar anlamını da kap­samaktadır.

Emanet kavramı çok farklı şekillerde tanımlansa da bunların hepsini şu cümlede toplamak mümkündür: “Emanet, insanın hür ve iradeye dayalı yükümlülüğüdür.”  (Heyet, Kur'an Yolu, 4/365)

İslâm fıkıh ilminde emanet; Allah’ın (cc) gerek kendi hukuku, gerekse yaratıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği görevlerin tamamına verilen bir isimdir.  

Peygamberlerin vacip sıfatlarından biri de emanettir. Bu da onların her bakımdan güvenilir insanlar olduğunu anlatır. Onlar, Allaha ait emanetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güven ve emin olmanın temsilcisi idiler.

Emanet’ olayında iki taraf söz konusudur:

Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emin bilinen taraf;

diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emaneti veren de, kendisine emanet edilen de yaptiklarin isin farkindadirlar.

Böyle bir şuurla, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘korunması için bıraktığı şey’ bir ‘emanet’ olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu emanet konusunda zorakilik değil, gönül rızası  esastır.

Kur’an emanet konusunda şöyle diyor: “Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun so­rumluluğundan korktular; onu insan yüklendi; (bununa beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zâlim, çok câhildir.” (Ahzab, 33/72)

Bazı ilim adamları buradaki ‘emanet’i, İslâm’ın insanlara teklifleri, kulluk, ruhî ve bedeni kabiliyetler, marifetullah (Allah’ı hakkıyla tanıma ), Allah’ın insanlara gönderdiği hak din ve onun yüklediği görevler, akıl, insanın yeryüzündeki halifeliği, emir ve yasaklar, adaleti yerine getirme, doğruluk (emin olma), Allah’a (cc) itaat şeklinde açıklanmıştır.

Burada emânet kelimesi, Kur’an’a göre yeryüzünde insana verilen “hilâfet” görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgür­lüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hâkim olma yetkisinin ve­rilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah’a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılması­nın hesabını vereceği için bunlar, Kur’an’ın başka yerlerinde hilâfet, burada ise emânet olarak tanımlanmıştır. (A. Kalkan, A. Kur’an Kavramları 3/131)

 

-Ahlâk açısından emanet:

Ahlâk açısındanda emanet’in geniş bir çerçevesi vardır.

İslâma iman ederek mü’min olanlar, öncelikli olarak Allah’tan gelen ‘emanet’i korurlar. Bu bir iman borcudur, kulluğun gereği ve tasdik'in getirdiği bir sonuç, ya da akide sorumluluğudur.

Onlar bundan sonra  imanlarından aldıkları şuurla, hayatlarının her safhasında emanetlere riayet ederler. Yani emin insanlar olurlar. Dürüst, güvenilir, mu'temed, sözünde ve işinde doğru, haklara saygılı, sorumluluğunun farkında olan kimseler olurlar. Zaten ‘emanet’i korumak mü’minlerin özelliklerindendir. (Mü’minûn 23/8. Meâric 70/32)

Onlar bilirler ki Kur'an emanet’i korumamayı, emanet konusunda hassas olmamayı hainlik diye nitelemektedir (Enfal, 8/27). Emanet herkese karşı gözetilir, herkesten alınan emanet sahibine geri verilir.

Mü’min, akendisinden emin olunan, yani emanet sahibi (sözünde ve işinde güvenilir) kimsedir. Bu bağlamda verilen sözler, yapılan anlaşmalar, ev ve aile mahremiyetine saygı duymak, selâma karşılık vermek, sırları saklamak, ayıpları yaymamak, alınan görevi yerine getirmek, iman ve gerekleri, Kur'an ve onun öngördüğü yaşama biçimi, İslamın sembolleri birer emanettir.

Emanet sahibi olmak, yani güvenilir olmak, emanetleri korumak toplumsal barışın, güvenin, hoşgörünün ve huzurun en önemli garantisidir. Emanet bilincinin yok olması, sorumlulukların yerine getirilmemsi demektir ki bu da bir toplumsal felakettir.

Adamın biri Rasûlüllah'a (sav) gelerek:"Kıyamet ne zaman" dedi.Rasûlüllah;''Emanet zâyi edildiği zaman, sen kıyameti bekle" buyurdu. Adam: "Emanet nasıl zayi olur?" dedi. Resulullah: "Görev (yönetim) ehil olmayanlara teslim edildiği zaman sen kıyameti gözle"buyurdu.(Buharî, İlim/2, no: 59)

Emanete hıyanet etmek, emanetler konusunda titiz davranmamak da  münafıkların özelliğidir.“Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hıyânet eder.” (Buhârî, İman/24, no: 33, 34. Şehâdât/28 no: 2682. Müslim, İman/107-108, no: 59. Ebû Dâvud, Sünne/15, no: 4688. Tirmizî, İman/14, no: 2631)

Peygamber (sav) bir duasınnda hain olmaktan Allah’a sığınıyor. “Allah’ım! Açlıktan sana sığınırım, çünkü o pek fena yatak arkadaşıdır. Hıyânetten de sana sığınırım, çünkü o ne kötü huydur.” (Ebu Davud, Salat/367, no: 1546)

Peygamber (sav) helakı hak edenlerden önce hayanın, sonra da emanet bilincinin çekilip alınacağını, emanet kaybolunca o insan hain damgası yiyeceğini, hainlerde de merhamet olmadığını açıklıyor. (İbni Mace, Fiten/27, no: 4054)

Hadislerde; yapılan vaadlerin, özel meclislerde konuşulan sözlerin verilen sır­ların, evlenilen kadınların ve âile mahremiyetinin birer emânet olduğu belirtilir. (Mu’cemu’l-Muferres, 1/121)

Peygamber emin olmayı, emanete riayet etmeyi, imanla ilişklendirıyor ve "Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur" buyuruyor. (Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/135)

Bir toplum içerisinde emânete riâyet edilmez, güvenlik kalmaz ve kimse kimseye güvenemezse o toplum çökmeye yüz tutmuş demektir.

Emanet eşyayı, hazır ganimet olarak kabullenmek çirkin hırsızlıktan sayılır. Peygamber (sav), ganimet belirli kimselerin elinde dolaştığı, emanetin ganimet kabul edildiği ve buna benzer onbeş hatanın yapıldığı zaman kızıl bir rüzgarın bela olarak geleceğini haber veriyor. (Tirmizî, Fiten/38, no: 2210)

"Allah size emanetleri ehline verme­nizi ve insanlar arasında hüküm verdi­ğiniz zaman adaletle hükmetmenizi em­reder" (Nisâ 4/58) mealindeki âyet­te ahlâkla hukukun en geniş kapsamlı ilkelerinden olan emanet ve adalet kav­ramları bir arada zikredilmiştir.

 

-Emanet sorumluluktur

Emanetin esas noktası, kişinin yapmakla sorumlu olduğu tüm vazifelerin şuurunda olmasıdır. Kısacası Allah'a karşı sorumlu olduğunun idraki içinde bulunmasıdır.

Hukuk açısından emanete riayet hem bir kabiliyeti, hem de o emaneti yüklenmeyi sağlayan ehliyeti (yetkiyi-beceriyi) gerekli kılar. Nisa Suresi 58. ayette buna işaret edilmektedir. Pek çok tefsirci buradaki emaneti yükümlülükler ve farzlar diye anladılar. Ahzab 72. âyet gereğince insan, Allah’ın emânetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegâne ya­ratıktır ki, bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç yetirebilir.   

Emanet kişinin bulunduğu yere, imkanlara, yetkilere göre bir  sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işdeki mesuliyetidir. Buna mukellifiyet (dini yükümlülük) de denilebilir.   

‘Emanet’ kelimesindeki ‘eminlik’ özelliğinden hareketle diyebiliriz ki emaneti ancak şuurlu ve akıllı insan taşıyabilir. Akılsız, şuursuz, iradesiz varlıkların bu emaneti yüklenmeleri, herhangi bir şeye karşı sorumluluk taşımaları  mümkün değildir.

İbni Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

"Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Âmir memurlarının çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın da evinin ve çocuğunun çobanıdır. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz idâre ettiklerinizden sorumlusunuz." (Buhârî, Cum`a/11 no: 893, İtk/17, 19, no: 2554, 2558, Nikâh/82 no: 5188. Müslim, İmâre/20, no: 4724 . Ebû Dâvûd, İmâre/1, no: 2928. Tirmizî, Cihâd/27, no: 1705)

Emanet sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Ahzab 72. Ayette görüyoruz. Allah’ın sunduğu emanet mükellifiyetini yer gökler ve taşımaya cesaret edemediler. Onların Allah’ın teklifine karşı nasıl özür beyan ettiklerini bilmiyoruz. Ama görünen o ki onca büyüklüklerine  ve devasa kütlelerine rağmen bu görevi yüklenemediklerinin söylenmesi anlamlı olsa gerek.

Bu ; « Ey insan sen öylesine bir sorumluluk altına girdin ki, bunu dağlar bile taşımaya cesaret edemediler. Ancak bunu hakkıyla taşırsan sana ne mutlu. Eğer değerini bilmeyip emaneti korumazsan, gereğini yapmazsan sen cahil ve aynı zamanda zalim olursun. Cahil olursun ; zira emaneti korumakla neler kazanacağını, onu zayi etmekle neler kaybedeceğini akledememişsin. Zalim olursun; zira emanete haksızlık etmişsin, hakkı ait olduğu yere koymamışsın ve kendine yazık etmişsin » demektir.

Allah (cc) insanın keremli (değerli) yaratıldığını söylüyor. (İsra, 17/70) İnsanı değerli kılan da ona verilen özgür irâde, kavrama yeteneği, kişisel girişim ve sorumluluk yüklenmedir. Bu gibi özellikler onu diğer varlıklardan ayırır ve değerli kılar. Kişi bunun farkına varır ve üzerine aldığı emaneti korur, yani sorumluluğunun gereğini yaparsa değerini daha da artırır.

 

-Emin olmak, emanete ehil olmak yani ehliyet sahibi olmak demektir

Emanetin bir manası da herşeyi yerli yerine koymaktır. Ehil olmayana makam verilmez. Görevler yetenekli kişilere emanet edilir. İnsanların içlerini yüklenmek, özel kabiliyet gerektirecek hassas görevler beraberinde ciddi sorumluluklar getirir.

Buna bir hadiste şöyle işaret ediliyor: Ebu Zerr (r.a.) anlatıyor: "Resulullah’a (sav) beni bir göreve tayin etmez misiniz dedim. O, elini omuzuma koyarak; "Ya Eba Zerr! istediğin iş bir emanettir. Sen ise zayıfsın. O, kıyamet gününde sahibi için perişanlık ve pişmanlıktır. Ancak bu görevi hakkıyla alıp yerli yerinde kullanan müstesnadır.(Müslim, İmare/16, no: 1825)

Musa el-Eş’ari anlatıyor: “İki amcaoğlu ile birlikte Peygamber’e gittik. Onlardan biri Peygamber’den yöneticilik istedi. Rasulüllah (sav); “Biz, bu yöneticilik işine onu  (ehil olmadığı halde ısrarla isteyen kimselere vermeyi.z” (Müslim, İmare/3, no: 4717. Buhari, Ahkam/7, no: 4149)

Bir kişinin iş ve görevi için yetenekli olması, iyi bir insan olması için şart değildir. Çünkü bir insanın yaşantısı dürüst, îmanı da kâmil olmakla beraber herhangi bir vazife veya işte maharet sahibi olmayabilir. Bir kimsenin bir konuda ehil olmaması onun dininin zayıflığını göstermez.

Emanete ait sorumluluğu ancak ehliyet sahibi, yani o emaneti taşıyabilecek kapasiteye ve özelliğe sahip kimseler yerine getirebilirler. Bunun için emanet edilecek kimselerin öncelikle ehliyet kazanmaları gerekir.

İnsana verilen ilahi emaneti ancak iman ederek bu ehliyeti kazanan kimseler hakkıyla korurlar. İman mü’minin emin kılar. Emin insanlar emanete karşı sorumluluk duyarlar. Bu sorumluluk ise emanet konusundaki gerekli ehliyettir. O göreve ehil olmaktır.

Seyyid Kutub, Nisâ Sûresi 58. âyetin tefsirinde şunları söyler: “Bu iki görev, müslüman cemaatın hem yükümlülükleri hem de ahlâk kuralla­rıdır. Emânetleri, onları taşıyabilecek yetenekte olanlara yüklemek ve insanlar arasında adâlete uygun, Allah’ın sistemi ve direktifleri uyarınca hüküm ver­mektir.” (Fi-Zılali’l-Kur’an, 2/688)

İman'ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. Mü’min iman ederek dağların, göklerin ve yerin taşımaktan kaçındığı emanet’i, yani yeryüzünde halife olma, kulluk yapma, yaratılış amacını gerçekleştirme görevine talip olur. İman ona emîn olma sıfatını kazandırır. İmanı güçlendince emînlik sıfatı da güçlenir. Emînlik sıfatı kuvvetlendikçe, emaneti korumada daha titiz olur.

Emin olmayan kimse, emanetin kıymetini bilmez. Emaneti taşımakla neler kazanacağından, onu taşımamakla neleri kaybedeceşinden gafildir.

Dahası emanet böylelerinden kaçar. Onun omuzuna yüklenmek istemez. Yere düşeceğinden, değerini kaybedeceğinden, kendisiyle amaç edinilen hedefin kaybolacağından, işlevsiz kalacağından korkar.

Belki Allah (cc) böylelerinin emaneti yüklenmesine izin vermez. Belki de denir ki: “Git once ‘emînlik’ sıfatını kazan, sonra da gel bu göreve, ya da bu ulvi makama talip ol. Hak edersen, alırsın.”

İnsanın Rabbine, kendine ve yaratıklara karşı olmak üzere üç çeşit güveni­lirlik, ya da sorumluluk görevi vardır. O öncelikle Rabbine karşı emânete riâyet etmesi, Allah’ın kendisine tevdi ettiği emanetleri koruması, yani kulluk görevini yerine getirmesi gerekir. Zaten bunu hakkıyla yerine getiren veya Rabbine karşı sorumluluk bilinciyle davranan kimse, kendisine ve yaratıklara karşı görevlerini de yerine getirir.

Emanetin manalarından biri de kişinin mükellef olduğu vecibelerin en güzel şekilde îfâ edebilmesi için tüm imkânlarını harcamasıdır. Bu da İslâm'ın değer verdiği emanet anlayışıdır.

Geri geleceğinden şüphelendiğimiz değerli eşyamızı güvenmediğimiz yerlere veya kişilere emanet etmeyiz. Evimizde bir iş yaptıracak olsak, mesleğinde en usta olanı ararız. Eğer adam işinde usta değilse öyle birisi o işle ilgili emaneti taşıyamaz, onun sorumluluğunu yerine getirecek ehliyette değildir.

 

-İslam emanettir, mü’min ona karşı sorumludur

İslâm büyük ve ilahî bir emanettir. İslâmî hayat da öyle. Ki insan bununla hem dünya hayatını düzene koyar, hem dareyn saadeti kazanır. İnsanlar arasında da örnek olur. Hayırlı ümmet arasına karışır. (Âli İmran, 3/110)

Kişi olarak bu emaneti yüklenmenin şartı iman ve buna bağlı olarak emîn olma sıfatı ise, toplu (cemaat) olarak da yüklenmenin şartı aynıdır. Bir toplumun İslâm toplumu adını alabilmesi için, iman etmenin sonucu olan emînlik ahlâkının o toplumun belirgin özelliği olmalıdır. İslâmî hayat, İslâmî yönetim, İslâm hakimiyeti gibi taleplerin şartı da bunun gibidir.

İman edenler İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlakla ‘bu emanet’i taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu aziz ve hassas ‘emanet’i korumakla mükelleftirler. Onlar aynı zamanda bu en büyük ‘emanet’i ona hiç bir zarar vermeden, tahrif etmeden başkalarına ve gelecek nesillere devretmelidirler. Bunu sağlayacak olan metod ta, Peygamberimizin bizlere ‘emanet’ olarak bıraktığı Kitab’a ve O’nun Sünnetine sarılmak ve onları hayata uygulamaktır.  

Peyganber (sav) şöyle buyurdu: “Size bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. O, Allah’ın Kitabı’dır.” (Müslim, Hacc/147, no: 1218. İbn Mâce, Menâsik/84, no: 3074) Bir başka rivâyette ise ümmetine Allah’ın ipi Kur’an ile Ehl-i Beytini (Ev halkını) emânet olarak bıraktığını bildiriyor. Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe/36, no: 2408)

Emin olmak güvenilir olmak demektir. Mü’min aynı zamanda insanların kendisine her açıdan itimat ettikleri kimsedir. Mü’min/müslim, diğer insanların onun elinden ve dilinden emin olduğu, kimseye zarar vermeyen, herkesin ve her şeyin hakkını veren, kendisine her konuda güven duyulan kimsedir. (Müslim, İman/64-66, no: 40-42) Emîn insana mal da teslim edilir, sır da. Mülk de teslim edilir, devlet de. Ama emanete hıyanet edene bir iğne, bir tavuk bile teslim edilmez.

Emîn insana bir iş emanet edilirse, o işin gereğini yapar. Ona gece ve gündüz, gizlide ve açıkta itimat edilir. Ona hazineler teslim edilir de endişe duyulmaz. Zira emîn insan dürüstlüğü madde ve çıkar ile değiştirmez. Onunla yola gidilebilir. Onunla ticaret yapılabilir, onunla borç alınıp verilebilir. Onunla arkadaş olunabilir, onunla en zor hedefe birlikte yürünebilir. İslam böylesine emin insanların eliyle çağşlardan çağlara taşındı ve istikbalde de taşınacaktır.

İslami davet, İslâmî örneklik, İslâmî hakimiyet en büyük ve en değerli emanettir. Bu da ancak emin insanların eliyle taşınır. Böylesine bahası ağır bir emanetin sorumluluğunu ancak imanın kazandığı şuurla emin olan insanlar taşıyabilir.

Takva bir yönüyle Allah'ın makamı karşısında kulluk şuuru ile davranma, Allah'ın azameti ve Rabliği önünde kulluk sorumluluğu ile hareket etmektir. Bunun temelinde de insanın Allah'ı, verdiği nimetler, ettiği iyilikler ve sevilmeye lâyık olduğu için sevmek anlayışı vardır. O'nu seven O'na karşı mesuliyet duygusu taşımak zorundadır. Çünkü sevgi sorumluluk ister; zaten sevmek başlı başına bir sorumluluk değil midir? (M. İslamoğlu, Y. Devleti, s: 116)

Huzeyfe (ra) rivayet ettiği bir hadiste konu edilen emânetten maksat Allah’ın teklifi ve kulla­rından aldığı misaktır (ezeli sözleşmedir). Vâhidî; “Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arzet­tik...” âyetinin tefsirinde İbn Abbas’ın “emânetten murâd; Allah’ın kullarına farz kıldığı ibâdetlerdir” dediğini nakleder. Ve müfessirlerin çoğunun kavlinin bu olduğunu söyler. Hasan-ı Basrî: “Emânetten murad dindir, zira dinin her şeyi emânettir” de­miştir.

Ebu’l-Âliye, “emânet, kulların emir ve nehî olunduğu şeylerdir” diyor. Et-Tahrîr sahibi Ebû Abdullah Muhammed et-Teymî de şunları söylemiştir: “Hadis­teki emânet, âyetteki emânetin aynıdır. Âyetteki emânet ise aynen imandır. Eğer emânet kulun kalbinde yer tutarsa o zaman kul Allah’ın teklif ettiği şeyleri edâ etmeye çalışır ve bu teklifleri bir ganimet bilerek îfâsına canla başla gayret eder.”  (A. Kalkan, A. Kur’an Kavramları 3/120)

 

-Kur’an (vahy) emanettir, mü’min ona karşı sorumludur

 Kur’an İslam ümmetine bırakılan en aziz ve hassas bir emanettir. Bu emaneti korumak, ona karşı sorumluluğu yerine getirmekle mümkündür. Yukarıda geçen hadiste buna  işaret ediliyor.

İman eden herkes bu emaneti büyük tütüzlikle korumak, yaşamak, yaşatmak, insanlara ulaştırmak ve kendisinden sonra gelecek nesillere aktarmak görevindedir. Kur’an’ı korumak, onun düşünerek, sindire sindire, ne dediğini anlayarak, ibret ve ders alarak okumak, onun emirlerine uymak, yasaklarından kaçmak, ölçüüleriyle hareket etmek, ilkelerini benimsemekktir. Kur’an’ı korumak onu hayata hakim kılmak, onu okur yaşar olmaktır. Yoksa onun basılı olduğu kağıtları süslü kılıflar içinde saklamak veya onu düşmanlarına karşı topla tüfekle savunmak değildir. 

Kur’an emanetini korumayanların tavrını ayet şöyle anlatıyor:

“Ve Rasûl: “Ey Rabbim!” diyecek, “Kavmimden (bazıları) bu Kur’an'ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü!”  (Furkan 25/30)

“Yani, dünyevî istek ve tutkularına aykırı buldukları için ya da zamanın değişen şartları karşısında “geçerliğini yitirmiş” bir öğreti olarak gördükleri için.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, s: 732 )

Bu Kur’an’ın yanında durduğu halde ona sırt dönmeyi ifade eder. Onların durumu tıpkı Tevrat’ı taşıma sorumluluğu kendilerine verildiği halde bu sorumluluğu yerine getirmeyenlerin durumu gibidir. (Cumua, 62/5) Bu şikayetin muhatapları, Kur’an’ın nesneleştirip hayattan dışlayanlardır. Kur’an dört aşamada nesneleştirldi: 1)Anlam üretilmeyince tüketildi, 2)Tüketilen anlamdan doğam boşluk form yüceltilerek kapatılmaya çalışıldı, 3)Yüceltilen form anlamanını konusu olmaktan çıkıp nesneleşti, 4) Nesneleşen forma ölü kitap muamelesi yapıldı. (M. İslamoğlu, Meal s: 704)

“Her kim de benim zikrimden (Kur'ân'dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ, 20/124)

Bazı yorumculara göre bu ayetteki ‘zikir’den maksat bir ismi de ez-Zikr olan Kur’an’dır. Ondan yüz çevirmek, ona itibar etmemek, onu hayata hakim kılmamak, onun getirdiği ölçülere sırt dönmektir. Böyle yapanlar için dünyada dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat, mutsuzluk ve doymamışlık, bedbahtlık, ahirette ise ebedi pişmanlık vardır.

 

-Kulluk bir emanettir, mu’min ondan sorumludur

Kimilerine göre‘emanet’ Tevhid kelimesinin gereği, akıl, kulluk veya Allah’a (cc) itaat,  O’nun hükümleriyle amel etmektir. Vedia (ödünç verilen şey) hakkında da kullanılır. (Mesela, Kurtubî, Tefsir, 1/1371) Emanet Allah’ın kullarının eminliğe bıraktığı ameller, yani farzlardır. (Taberî, Tefsir, 6/221)

Geçmiş ümmetlere oruç farz kılındığı gibi (Bekara, 2/181) namaz da farz kılınmıştı. Nitekim kavminin Suayb’a (as) namaz itirazından bunu anlıyoruz. Çünkü namaz işlediklere günahalara ve malları üzerinde istedikleri gibi tasarruflarına engel oluyordu. (Hud, 13/87)

Kur’an kendilerine nimet ve şeref verilen, imanlarında sadık olan, Allah’ın huzurundasecdeye kapanan ihlaslı kulları örnek verdikten sonra şöyle diyor: “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem 19/58-59)

Demek ki namaz bütün peygamberlere ve onların ümmetlerine de farz kılınmıştı. Yani onlara da namaz gibi son derece önemli bir ibadet emanet edilmişti. Onlar da namazı ayakta tutmakla sorumlu idiler. Namaz bayrağını yere düşürmek, savaş meydanından kaçmak, mağlup olmak, zarara uğramak idi. Namaz kılınan yerin mihrab diye isimlendirilmesi boşuna değildi. (Âli İmran 3/37, 89. Meryem 19/11)

Ama onlar diğer ibadet gibi namazı ikame etmediler (ayakta tutmadılar), onu hayatın ortasına koymadılar. Daha doğrusu onu önemsemediler. Böylece dini hayatları zayıfladı ve bir bina gibi çöktü. Yanlışlara ve günahlara daldılar. Onları günahlardan koruyacak zırhı kaybettiler. Giderek haktan ayrılıp batıla müşteri oldular.

Bütün bunlar İslam ümmeti için de geçerlidir. Bu ümmet de namaz emaneti korur, hakkıyla ikame ederse dini ayakta tutaar, namaz zayi olursa ümmetin kaybı hesap edilmeyecek kadar çok olur.

 

-İlim emanettir, alim ondan sorumludur

Kur’an eski ümmetlerden kendilerine ilim verilenler hakkında şöyle diyor :

« Allah (cc), geçmişte kendilerine vahiy verilenlere, “Bunu insanlara açıklayın ve ondan hiçbir şeyi gizlemeyin!” [buyurduğunda, bunu yapacaklarına] dair onlardan güçlü bir taahhüt almıştı. Ama onlar bu taahhütlerini kulak arkasına attılar ve küçük bir kazançla değiştirdiler: Ne kötü bir alışverişti bu! » (Âli İmran, 3/187)

Humeyd İbnu Abdurrahman anlatıyor: Muaviye’den işittim dedi ki: "Resûlullah'ın (sav) şöyle söylediğini işittim: "Allah kimin için hayır murad ederse onu dinde fakih kılar..." (Buharî, İlm 13, no: 71. Müslim, İmaret/98, no : 1038. Zekât/98, 100, no : 1038. Tirmizî, İlm/1, no: 2647)

Buna göre ilim alimlere emanet edilen ilahi bir bağıştır. Kendisine az veya çok bilgi/ilim verilen herkes onu ma’ruf (doğru ve dine uygun) işlerde kullanmak, o ilimle hakikate ulaşmak görevindedir. İlim, sahibini sorumluluk altına sokar. Bu hem ilmi ile amil olmayı ve bildiği doğrularla hareket etmeyi, hem de ilmi muhtaç olanlara ulaştırmayı, ilimde taassuba düşmemeyi kapsar. İlmi hakikatin insanlara ulaşması uğruna kullanmak mümkün olduğu gibi, Bel’am gibi firavunların salatanatı uğruna kullanmak da mümkün.

İlmi gizlemek, ilmin sırtından geçinmek, ilmi dünyalığa tahvil etmek, ilmi alet ederek insanları aldatmak, ilme rağmen cahilce hareket etmek, ilme karşı sorumsuzluktur.

İlme karşı sorumluluklradan biri de onu insanlara güç yettiği kadar ulaştırmaktır. İlmin zekâtı onun insanlara öğretmektir. Resûlüllah (sav) buyurdu ki: "Kim bir ilimden sorulur, o da bunu gizlerse, Kıyamet günü ateşten bir gem ile gemlenir." (Ebu Davud, İlim/9, no : 3658. Tirmizi, İlim/3, no : 2651)

 

-Beden emanettir, mü’min ona karşı sorumludur

İnsan bünyesinde olan şu üç şeyden ikisi emanettir, birisi onundur;

Birincisi: Ruhtur. Onu insanı canlı kılmak için bedene emaneten gönderen Yüce Kudret zamanı gelince emenetini geri alır. Onun için ağır hasta olup ta henüz ölmeyenler için “Henüz emaneti teslim etmedi” derler. 

İkincisi: Beden. Doğar, yaşar büyür ve ölür. Takdir eden böyle takdir etti. Bedeni Veren ruh gibi günü saati gelince emanetini geri ister. Vermemek kimsenin elinde değildir.

Üçüncüsü: İnsanın bu dünyada yaptığı iyi ve kötü işlerdir. Yani kişinin amelleri. Kişinin amelleri onu hiç terketmez ve hesapların görüleceği yere kadar gelirler. Demek ki sadece bunlar onundur.

Madem ki saf, temiz ve işlemeye hazır fıtrat (tabii yaratılışı), beden, bedende görevini eksiksiz yapan her organ, sağlık birer emanettir; öyleyse o bedenin sahibi buı emanetleri korumaktan sorumludur. Bedenin hasta olmaması gereken tedbirleri almak, hasta olunca da tedavi olmak, bedeni tahrip eden bütün zararlı maddelerden uzak kalmak, o bedeni batıl uğruna değil hak hedefler uğruna yıpratmak bedene karşı sorumluluktur. Bedendeki her bir organın sahibi üzerinde hakkı vardır. Şuurlu bir mü’min her hak sahibine hakkını hak ettiği kadar verir. Bu konuda sorumlu olduğunu unutmaz.

İnsan kendisine tevdi edilen emanetlerin hesabını vermeden Ahirette kurtuluşa eremez. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Kişi ömrünü ne yolda tükettiğinden, bedenini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, bildiği ile ne iş yaptığından sorguya çekilmedikçe (Hesap gününde) yerinden ayrılamayacaktır." (Tirmizí, S. Kıyame/1, no: 2416)

İbn Mes’ud  (ra), “Emânet her şeyde lazımdır. Abdestte, cünüplükte, namazda, zekatta, oruçta vs.” demiştir.  İbn Ömer (ra) de demiş ki: “Allah insanın tenasül uzvunu yarattı ve buyurdu ki, ‘Bu bir emânettir, senin yanında sakladım, bundan dolayı bunu muhafaza et. Ancak hakkıyla (helâl yerde) kullanılması hâriç.” (A. Kalkan, A. Kur’an Kavramları 3/125)

Peygamber (sav) Abdullah İbni Amr İbni Âs’a (ra) şöyle dedi:  "Senin gündüzleri oruçlu, geceleri uyanık geçirdiğin bana haber verilmedi mi sanıyorsun?" O da:

-Elbette haber verilmiştir, yâ Resûlallah! demiş. Bunun üzerine:

-"Böyle yapma, bazı kere oruç tut, bazan tutma; gece hem uyu, hem de teheccüde kalk. Şüphesiz senin üzerinde vücudunun hakkı vardır, iki gözünün hakkı vardır, hanımının hakkı vardır, ziyaretçilerinin hakkı vardır...."  Bir başka rivayette ise şöyledir: "Senin çocuklarının da  senin üzerinde hakları vardır." (Buhârî, Savm 55, 56, 57, no: 1975-1977. Müslim, Sıyâm 181-193, no: 2729-2743)

Bir hak diğer bir hakkı ortadan kaldırmamalı. Bir vacibi yapayım derken diğer vacibi terketmek veya aksatmak doğru değildir. Kişi nerede olursa olsun denge üzere olmalı. Üzerinde hakkı olanların hakkını vermeli, sorumluluk bilinciyle hareket etmeli.

 

-Mal ve evlat emanettir, mü’min onlara karşı sorumludur

Kur’an “emanetlere bile bile hainlik etmeyin” uyarısından sonra şöyle diyor: “... Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükafat Allah'ın katındadır.” (Enfal 8/28. Teğabûn 64/15)

“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya karını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura 42/20)

Emanetin bir çeşidi de Allah'ın insana bahşettiği mal ve çocuklardır. Bunları Allah'ın murad ettiği istikâmette değerlendirmek, birer emanet olduğu bilmek gerekir. Malı helâlden kazanıp helâle sarfetmek, mal üzerinde hakkı olanların hakkını vermek, malı Allah yolunda infak etmek, mal ile zalim olmamak, malı bahane edip kulluk görevlerini ihmal etmemek, mülkün tümüyle Allah’a ait olduğunu unutmamak mala karşı mü’minin sorumluluğudur.

Çocuklara sahip olmak, onları temiz fıtratlarına uygun yetiştirmek, her birini hayırlı/salih evlat olarak büyütmek, onlara İslam ümmeti kimliği vermek onlara karşı en büyük sorumluluktur.

İmtihan sebebiyle malın azalması, elden çıkması, çocukların ölmesi gbi durumlarda sabretmek, verenin de alanın da Allah (cc) olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir.

 

-Ebeveyn emanettir, mü’min onlara karşı sorumludur

Anne-baba yaşlanınca, kendi kendilerini bakamaz duruma gelince artık evlatlara emanettir. Evlatlar bir de ebeveynleri ile sınanırlar. Anne-baba evlat için ya cennet, ya cehennemdir. Anne babasına hakkıyla bakıp iyi davranlarlar cennet kazanır, tersi cehennem kazandırır.

Allahü teâlâ, ana-babaya iyilik edilmesini emrediyor. (Nisa, 3/36. En'âm, 6/151. Ankebut, 29/8. Lukman, 31/14)

Kur’an anne-babaya kızarak “öf” bile denimemesini, onların hiç bir şekilde incitilmemesini emrediyor.  (İsra, 17/23-24)

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:"Peygamber (sav) bir gün: "Burnu sürtülsün, burnu sürtülsün, burnu sürtülsün" dedi. "Kimin burnu sürtülsün ey Allah'ın Resûlü?" diye sorulunca şu açıklamada bulundu: "Ebeveyninden her ikisinin veya sâdece birinin yaşlılığına ulaştığı halde cennete giremeyenin." (Müslim, Birr/9, no: 6510. Tirmizî, Daavât/110, no: 3539)

 

-Eş emanettir, mü’min ona karşı sorumludur

Peygamber (sav) Veda Hutbesinde şöyle buyuryor:

"Ey insanlar! "Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın izniyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır...”

Hadiste her ne kadar kadınlar geçse de biz bunu eşler olarak anlayabiliriz. Her eş diğerini Allah’ın emaneti olarak aldığına göre, emanetin hakkını verecek, ona ihanet etmeyecek, onu gözü gibi koruyacak ve zamanı gelince de asıl sahibine teslim edecek.

Eşlerini zulüm yapanlar, haklarını vermeyenler, onları incitenler emaneti hakkıyla korumuyorlar demektir.

 

-Tabiat emanettir, mü’min ona karşı sorumludur

Yeryüzü insana insanın yaşaması için yayılıp düşendi. Hayatın devamı için her şey hazırlandı, insanın emrine amade edildi. İnsanın yaşamasına fayda sağlayan her şey, her hayvan, her bitki, her imkan insan geçici olarak verilen bir emanettir. İnsan bu emanetten hayatını sürdürecek kadar faydalanabilir. Ama ne tabiatı, ne üzerindekileri hoyratça kullanma hakkı yoktur. Bu bağlamda çevreyi kirletmek, tabiat kaynaklarını har vurup harman savurmak, besin kaynaklarını talan etmek, hayvanlara eziyet etmek, hayvanların hayat alanlarını daratmak ve nesillerini yok edecek faaaliyetlerde bulunmak tabiat emanetine ihanettir.

Cabir ibnu Abdullah (ra) anlatıyor. Peygamber ‘in (sav) bulunduğu yerden yüzüne damga vurulmuş bir eşek geçti. Onu gören Rasûlüllah (sav): “ Hayvanların yüzünü damgalayan veya onların yüzüne vuran kimselere lanet ettiğini duymadınız mı” O (sav) yüze vurmayı ve hayvanı yüzünden dağlamayı yasakladı.  (Ebu Davud, Cihad/52, no: 2564. Bir benzeri: Müslim, Libas/106, no: 5550)

Peygamber (sav) değil hayvanlara eziyet etmeyi, onlaraı lanetmeyi, onlara sövmeyi bile müslümanlara yasakladı. (Ebu Davud, Cihad/50, no: 2561)

 

-Görev emanettir, mü’min ona karşı sorumludur

İster Allah’a ait haklarda ve ister insan haklarında, maddî veya manevî, malî ve malî olmayan hakların hepsinin muhatabı her mükelleftir. Özel haklarla ilgili işler emanet olduğu gibi, kamu işleri, makamlar, velâyet (yöneticilik), imamlık ve hakimlik, nasihat ve fetva vermek de emânettir. Emanet, onu ehline ve hak etmiş olanlara verilmesini de kapsar. (A. Kalkan, A. Kur’an Kavramları 3/125 )

Bazı âlimler, “Ey iman edenler! Emanetleri ehline veriniz” (Nisa 3/58) âyetinin özellikle yöneticiler, hâkimler hakkında indiğini söylemişlerdir. (Taberî, Tefsir 4/147-149.  Kurtubî, Tefsir 1/912) Ancak ayetin hükmü geneldir ve bütün emanetleri, bütün sorumlulukları kapsar. Toplumun malıyla ilgili bir görev almak veya kamuya  ait herhangi biri işi üslenmek bu açıdan büyük sorumluluğu olan emânetlerdir. Bunları korumak, hakkını vermek her emin kişinin görevidir.

Bu, devlet başkanından mahalle bekçisine, dağdaki çobandan üniversitedeki hocaya, ülkesini temsil eden büyük elçiden güvenlik görevlisine, hükümet başkanından mahkeme reisine varıncaya kadar idarî sistemin her kademesinde yasama, yürütme ve yargı organlarında geçerli ve tazeliğini hiçbir devirde kaybetmeyen ilâhî bir emirdir.

Zaten işler ehline verilmezse, ya da emanet verilen kimseler buna ihanet ederlerse, adaletsizlik, fitne ve huzursuzluk, işlerin aksamısı ve zulüm alır başını gider.

Bir defasında Peygamber’e (sav) soruldu: “Ey Allah’ın Peygamberi! Kıyamet ne zaman kopacak?” O bu soruya şu cevabı verdi: “İş, ehli olmayan kişilere verilince kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.” (Buharî, İlim/2, no: 59)

Adalette emanet gibi bütün insanlara göstrerilmesi gereken bir davranıştır. Adalet konusunda iyi-kötü, mü’min-gayri müslim, zengin-fakir ayrımı yapılmaz. (Maide 5/8)

Belirli bir zaman korunmaları için bize bırakılan, ya da borç aldığımız eşyalar da sorumlu bulunduğumuz emanet çeşitlerindendir. El-Emin olan Rasulüllah (sav) Hicret esnasında yanında bulunan emanetleri müşrik olan sahiplerine geri vermesi için Ali’yi görevlendirdiğini hatırlayalım.

 

-Sırlar emanettir, mü’min onları korumakla yükümlüdür

Emanetin bir çeşidi de başkalarına ait sırların, kusurların, özel bilgilerin ifşa edilmemesidir. Herkesin kendine ait, başkalarının duymasını istemediği sırları vardır. Bunlar ya sözdür, ya kişiyle ilgili bir olaydır, ya bir kusurdur, ya hassas bir konudur. Akrabasının, komşusunun, arkadaşının, din kardeşlerinin sırlarını bilenlerin hayati bir mesele olmadıkça onları başkalarına anlatmamaları, yaymamaları güzel ahlak, kardeşlik hukukunun gereğidir. Zira bütün bunlar emanettir ve her emanet ona karşı bir sorumluluğu gerektirir.

Ârifler; “Sırrın senin esirindir. Onu söylersen sen onun esiri olursun” demişler.

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Üç durum dışında meclislerin içinde söylenenler  size emanettir: Haram yere kan akıtmak, Başkasının namusunu ihlâl etmek, Haksız yere mal gasbetmek."(Ebû Dâvud, Edep/37, no: 4868-4869)

Müslümana düşen mü’min kardeşlerinin açığını aramak, faka bastırmak, ayıplarını deşifre etmek değil, onun kusurlarını gizleme, onun şerefine halel getirmemektir. Nebî (sav) şöyle buyurdu: “Bir kul bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter (Müslim, Birr/72, no: 6595)

Rasulüllah (sav) şöyle buyurur:"Biri diğerine bir söz söyleyip ayrılırsa artık bu söylenen söz onun yanında bir emanet sayılır."(Ebû Dâvud, Edep/37 4868-4869)

Sözü söyleyen kişi tedirginlikle etrafına bakarsa, ya da « bunu sakın kimseye söyleme » derse, artık o söz ilgiliye bıraktığı emanettir. Ona düşen bu emaneti korumak, onu ifşa etmemektir. Kulaklar da duyduklarından sorumludur. (İsra, 17/36)

İslâma göre aile içerisinde olan olayların, yapılan konuşmaların çoğu aile sırrıdır. Bunu aile fertlerinin korumaları, evden dışarı taşırmamaları gerekir. Aile sırlarının başkaları tarafından duyulması aile huzuruna ve geçimine zarar verir. 

 

-Sanat, marifet, yetenek emanettir, mü’min ona karşı sorumludur

Allah (cc) herkese ayrı bir kabiliyet, akıl ve zeka vermiştir. Herkesin elinden bir şey gelir, herkesin uhdesinde bir marifet, bir sanat, nbir yetenek veya bir ustalık vardır. Bunlar da insanlara verilen emanetlerdir ve toplumsal hayatın devamı için gereklidir.

Emin insanlar becerilerini, sanatlarını toplumdan esirgemezler, onları sadece kendi çıkarları için değil, toplumun faydasına kullanırlar. Zira bilirler ki kişi, kendisine emnaet edilen ustalık ve kabiliyetlere karşı da sorumludur.

Kısaca; “Herkes çoban (gibidir) ve herkes güttüğünden (kendisine verilen emanetlerden) sorumludur.”

Nisan 2012

Hüseyin K. Ece

Kur'ani Hayat Dergisi, Mayıs-Haziran 2012 Sayı: 24