Login Form

Istatistikler

Gebruikers
101
Artikelen
1569
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
564613

SİYERİ HZ. MUHAMMED’İN KUL OLMASI AÇISINDAN OKUMAK

Peygamberin Görevi (Rolü)

Kur’an’a göre Hz. Muhammed (s) Allah (c) tarafından insanlara gönderilen son elçidir.[1] Ondan önce de nice elçiler gelip geçmiştir.[2]

Hz. Muhammed’in de peygamber olarak diğerlerinden farkı yoktur. Onlar nasıl peygamberlik görevi ile yükümlü olmuşlarsa, Hz. Muhammed de öyle. Yani kendiliğinden değil, onu Allah görevlendirmiştir.[3]

 

Hz. Muhammed âlemlere rahmet olarak gönderildi.[4] Tıpkı yeryüzünü dirilten, yerden her türlü bitkilerin çıkmasını sağlayan bir yağmur gibi. O acıma, şefkat, iyilik ve insanlık peygamberiydi. O, insanlara merhameti, iyilik duygularını, şefkati, sevmeyi ve güzel ahlâkı öğretmek için geldi. Allah’a nasıl kulluk yapılacağını, Allah’ın hangi hayat tarzından razı olduğunu göstermek için görevlendirildi.

 

Hz. Muhammed Allah’ın elçisi olduğu göre O’nun İslâm adına söyledikleri ve Kur’an’ın uygulaması olarak ortaya koyduğu davranışlar Müslümanlar açısından önemlidir.

 

Sünnet bir tanıma göre, Hz. Muhammed’in Kur’an’ı uygulamak ve hedeflerini bizzat göstermek üzere ortaya koyduğu söz, fiil ve onaylardır. Onun siyeri ise, bunlara ilaveten onun sıfatlarını kapsayan, peygamberlik öncesi ve sonrası hayatıdır.[5]

 

Hz. Peygamber’de birbiri ile çatışmayan iki boyutlu bir kişiliğinin olduğunu belirtmek gerekir. İnsan (abd) olarak Hz. Muhammed, peygamber (elçi) olarak Hz. Muhammed... Bu ayrım ifade etme kolaylığı açısındandır. Yoksa bu asla Peygamber’in iki çeşit alan yaşadığını ima etmek için değildir.[6]

 

Öyleyse Hz. Muhammed’in siyerini bu iki açıdan okumak gerekir. Onun hayatında olduğu kesin olan bir davranış, onun bir insan olarak olarak ortaya koyduğu bir davranış mı, yoksa Allah elçisi olması açısından koyduğu dinî bir hüküm mü? Peygamberlik öncesi hayatı mü’minler için ne anlam ifade ediyor? Ya da ne kadarı örnek alınabilir?

 

Takdir edilir ki, bir kul olan Hz. Muahmmed’in her yaptığının dinî olması ve Müslümanlar açısından bağlayıcı olması aklen de, dinen de mümkün değildir. Ancak onun pek çok davranışı, ahlâkı, hükmü, fetvası, uygulaması iman edenler açısından bağlayıcıdır.

 

Siyeri, Hz. Muhammed’in bir kul olması açısından okuyabilmek için öncelikle kul kavramını, Kur’an’ın onun hakkındaki kul ve beşer vurgusunu, kendisinin bu konudaki tavrını gözden geçirmek gerekir.

 

Kul Ne Demektir?

 

Sözlükte; ‘abd-kul’, hür olsun, köle olsun insan anlamına gelir.[7]

“a-be-de”; itaat etmek, alçak gönüllülük (tevazu) göstermektir. Başka bir ifade ile kişinin bir kimseye isyan etmeksizin, ondan yüz çevirmeksizin, karşılık vermeksizin itaat etmesi demektir.

‘Abd’ bir başka açıdan kişinin üstün gördüğü bir güç önünde itiraz etmeksizin itaat etmesi, kendi özgürlüğünü onun için terkedip tam bir bağlılıkla onun emrine girmesi anlamına gelir. İtaat eden kimse teşekkür borcunu ödemek üzere efendisine saygı gösterir, onu sever.

İslâm’dan önce efendilerine karşı bu şekilde olması gereken köleye ‘abd’ denirdi. Cahiliye insanları ayrıca putlarına karşı böyle davranır, onların karşısında kendilerini ‘köle-abd’ gibi düşünürlerdi. İslâm, bu şekilde bir boyun eğmenin, kayıtsız şartsız itaatin ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a karşı yapılabileceği gerçeğini getirdi. Çünkü bu bir kulluktur ve bu kulluk da ancak Âlemlerin Rabbine yapılabilir. İnsan da zaten bunun için yaratılmıştır.[8]

 

Terim olarak abd: Allah (c) insana ‘abd-kul’ demektedir. Bunun anlamı; insan Allah’a itaat etmek durumundadır. Kulun bu itaatı bilinçli bir itaat olduğu için o diğer varlıklardan üstün olabiliyor.

 

‘Abd’ kelimesinden gelen ibadet/ubûdiyyet kendini alçaltmak, kibrini yenip bunu açığa vurmaktır.[9] Yani kulluk yapmaktır. İbadet veya ubûdiyyetin gerçek anlamı budur. Bu kullukta, itaat edenin yalnızca boyun eğip söz dinlemesi yeterli değildir. İtaat eden kul (abd), aynı zamanda önünde boyun eğdiği efendisinin yaptığı iyilikleri de bilir. Verdiği nimetlere teşekkür ederek kalpten ona bağlanır.

İslâm inancına göre insan kuldur ve kulluk için yaratılmıştır (yani hepsi de abdullah’tır). Allah en Yüce Efendi (Mevlâ), insanlar ise değerli birer ‘abd’dirler.[10]

Allah cenneti kazanacak olan kimselere ibâdî-kullarım diye iltifat etmektedir.[11] Hz. Muhammed, Allah’ın iman edenlere “Müslüman ve Allah’ın kulları” ismini verdiğini bildiriyor.[12]

 

Kur’an’da ‘a-be-de fiili bir itaat anlamında da kullanılıyor. İbrahim (as) babasına şöyle dedi: “Ey babacığım! Gel, şeytan'a itaat (ibadet) etme; çünkü şeytan O sınırsız Rahmet Sahibi'ne baş kaldıran biridir!”[13] Şeytana ibadetten maksat onun kışkırtmalarına kapılmak ve  telkinlerine uymak, ona itaat etmektir.[14]

Bir başka âyette Allah şöyle buyuruyor: “Ey Âdem'in evlâtları! Size emretmemiş miydim: “Şeytana itaat etmeyin sakın!”, “Çünkü o size âşikar düşmandır.”[15]

 

‘Abd’ın (‘kul’un) Kur’an’daki Kullanımları:

 

‘Abd-kul’ kelimesi Kur’an’da dört şekilde kullanılıyor:

 

Birincisi, İslâm hukuku açısından ‘abd-köle manasıyla. Bunun çoğulu ‘abîd-kullar” şeklinde gelir. Yani hürriyeti olmayan, alınıp-satılan, mülk haline getirilen kimse. Özellikle savaş sebebiyle gündeme gelen esir olma durumu.[16]

 

İkincisi, yaratılış açısından ‘abd-kul’. Bu da her şeyin Allah’ın bir yaratığı olduğunu ifade eder. Böyle bir yaratma yalnızca Allah’a aittir. “Göklerde ve yerde hiç kimse yoktur ki O Rahman’a abd-kul olarak gelecek olmasın.”[17] Bütün insanlar ve hatta yaratıklar, cinler ve melekler Allah’ın kulları olmasına rağmen, Allah’ın ayrıca bazılarını ‘kul, Allah’ın kulu, kulumuz, kullarımız’ diye anması, bunun bir övgü sıfatı ve sınırlama olduğunu gösterir.

 

O’nun yarattığı her şey, yani bütün abd’ler (kullar) Allah’a itaat etmeliler. Bu itaat da ya isteyerek ya da zorunlu olur. İnsanların dışındaki bütün varlıklar fıtratlarındaki yapı gereği Allah’a zorunlu olarak itaat ederler. Hiçbir yaratık Allah’ın kendileri için çizdiği çizginin dışına çıkamaz.[18] İnsan ise kendi iradesini kullanarak ya ibadet eder, ya da etmez. Melekler[19] ve cinler de Allah’ın kullarıdır.[20] Kur’an, Allah’tan başkasını ilâh edinip onlara kayıtsız şartsız itaat edenlere (ibadet edenlere) ‘tâğutun kulları-abede’t-tâğut’ diyor.[21]

 

Abd olmak, Kur’an’da bir övgü sıfatıdır. Allah kendi yarattığı insana ‘abd-kul’ demektedir. Bunun anlamı; insan Allah’a itaat etmek durumundadır. Kulun bu itaatı bilinçli bir itaat olduğu için onu diğer varlıklardan daha üstün bir yere çıkarır.

 

Üçüncüsü, ibadet ve hizmet bakımından abd-kul. “(Orada) kullarımızdan bir kul buldular.”[22] âyetinde kasdedilen böyle bir abd anlamıdır.[23] Şeytan Allah’ın ihlaslı kullarını saptıramaz.[24]-[25] İki âyette yine aynı manada kullanılıyor.

 

Dördüncüsü ise, Hz. Muhammed’in bir sıfatı olarak. Allah bir kaç âyette Hz. Muhammed’e “kulu, kulum” diye hitap ediyor.

 

Kul Olarak Hz. Muhammed

 

Kur’an beşer üstü bir elçiden değil insan ve kul bir peygamberden bahsediyor.

‘Abd’ sıfatı Hz.Muhammed için ve diğer peygamberler için de kullanılan övücü bir sıfattır. Kur’an, Hz. Muhammed’in bir insan, bir kul oldugunu özellikle vurguluyor. Bunu da bir kaç formda yapıyor.

 

Birincisi; “abd-kul” kalıbıyla:

 

Mü’minler eğer Allah’ın kuluna (Hz. Muhammed’e) indirilen Kitab’a iman ediyorlarsa; O Kitab’a göre hareket etmek durumundadırlar.”[26]

 

“Bütün insanlığa bir uyarı olsun diye kuluna hakkı bâtıldan ayırıcı bir ölçü (furkan) indiren (Allah) noksan sıfatlardan münezzehtir.”[27]

 

Yine Kur’an, Peygamberimize kitap indirildiğinden söz ederken ‘kulumuza indirdiğimiz’, ‘kulumuza indirilen’ demektedir ve Hz. Muhammed’i seçkin bir kul olarak anmaktadır.

 

“Bütün hamdler (övgüler)  Allah'a yakışır; O (Allah) ki, kuluna bu ilahî kelâmı indirmiş ve onun anlaşılmasını güçleştirecek hiçbir çapraşıklığa yer vermemiştir:”[28]

 

“Böylece (Allah), vahyedilmesini uygun gördüğü her şeyi  kuluna vahyetmiş oldu.[29]

 

“Allah, kuluna yeterli değil mi?...”[30] Burada söz konusu edilen kul şüphesiz Hz. Muhammed’tir.

 

“Yarattıklarına benzemekten münezzeh, mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki, kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’ya, âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü…”[31] Buradaki ‘abd-kul’ vurgusunun iki anlamı vardır:

 

  1. Her şeyden önce Hz. Muhammed bir insandır. Her ne kadar ‘mirac’a yükselse de, kendisine vahiy gelse de, bazı mucizelere sahip olsa da; bütün bunlar aşkın olan, yüce kudret sahibi Allah’ın izniyle olmuştur. Yoksa bir insanın böyle bir şeyler yapmaya gücü yetmez. Müslüman’a düşen de Hz. Muhammed’in ‘kul’; beşerî ve sınırlı olan kimliğini aşkınlaştırmamak, onu insanüstü saymamaktır.

 

  1. Hz. Muhammed’e görevi açısından verilen değer. Hem görevi yüce, hem kulluk açısından en mükemmel örnek. Öyleyse övülmeyi, özellikle işaret edilmeyi hak ediyor.

 

Sübhan (Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek), nasıl ki İsrâ olayını tasavvur ederken Allah’ın mutlak ve sınırsız zâtını içkinleştirmeyi (varlık seviyesine indirmemeyi) hatırlatıyorsa, bu ayetteki ‘kul’ vurgusu da Hz. Muhammed’in beşerî ve sınırlı kimliğini aşkınlaştırmamayı (ilâhlaştırmamayı) hatırlatır.[32]

 

İkincisi; “abdinâ-kulumuz” kalıbıyla:

 

“Eğer kulumuz’a (Hz. Muhammed’e) indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe ediyorsanız, haydi onun gibi bir kitab getirin bakalım...”[33] Savaşta alınan ganimetlerle ilgili paylaştırma yapıldıktan sonra “...(Gözetmeniz gereken ölçü budur) eğer Allah'a ve… kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız…”[34] deniliyor.

 

Üçüncüsü; diğer peygamberleri söz konusu ederek:

 

Diğer peygamberler kavimlerine şöyle dediler: “... Evet biz de sizin gibi insandan başka bir şey değiliz. Fakat Allah dilediğine lutfeder.”[35]

 

Allah (cc), çok sabırlı olduğu için Eyyûb’u övüyor ve O’nun güzel bir ‘abd-kul’ olduğunu söylüyor. “Kulumuz Eyyub’u da an.”[36] Hz. Nûh için “Şüphesiz o şükreden bir kuldu.”[37] deniliyor. Yûsuf için  seçkin ‘kul’ sıfatını kullanıyor.[38] Hz. Davûd için “... o ne güzel kuldu.”[39] deniliyor. Şüphesiz ki İbrahim, İshak ve Yakup Peygamberler de Allah’ın basiretli ve takvası kuvvetli kullarındandı.[40]

 

Hz. İsa şöyle diyor: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı.”[41] Onlar gibi elçi olarak seçilen Hz. Muhammed  de bir kuldu/insandı.

 

Dördüncüsü; beşer vurgusuyla:

 

İnsana, kadın olsun erkek olsun, bir kişi olsun çok kişi olsun ‘beşer’ denilir. Çünkü onu diğer canlılardan ayıran bir takım özellikleri vardır. Kur’an, Allah (c) diledi ve insanı bir beşer olarak yarattı.[42]

 

Kur’an, insanın ve peygamberlerin bir beşer olduklarını vurguluyor. Hz. Muhammed de bir melek veya olağanüstü bir varlık değil, bir beşer/insan/ âdemoğlu idi. Onun bu sıfatının vurgulanması şüphesiz ki, ölümlü bir kimse aracılığıyla gönderilen mesajın ölümsüzlüğüne vurgudur: “De ki: Elbet ben de sizin gibi beşerim (ölümlü insanım). Bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor...”[43]

 

Beşincisi: Onun insanî özelliklerini öne çıkararak:

 

- Melek olmadığını söyleyerek:

 

O bir melek olmadığı gibi Allah’ın hazinelerine de sahip değildi, gaybı da bilmezdi. “De ki: Ben ne ‘Allah’ın hazineleri bana aittir’, ne de ‘gaybı ben bilirim’ demiyorum. Yine size ‘ben meleğim de’ demiyorum. Benim görevim sadece bana bildirilene uymaktır…”[44]

 

Bu pasaj, Hz. Peygamber'in herhangi bir şekilde ilahlaştırılmasını önlemeyi ve onun -kendisinden önceki bütün peygamberler gibi- yalnızca bir insan, Allah'ın mesajını insanlığa iletmek için seçtiği bir kul olduğunu açıklığa kavuşturmayı amaçlar.[45]

 

- İnsanların arasından seçilen elçi de şüphesiz ki onlar gibi insan olur vurgusuyla:

 

“Allah, mesajlarını onlara iletmek, onları arındırmak ve onlara ilahî kelâmı ve hikmeti öğretmek için içlerinden kendileri gibi (beşerden) bir elçi çıkararak müminlere lütufda bulunmuştur; halbuki daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.”[46]

 

Bir başka yerde Peygamber’e, Allah’ın yardımı olmadan kendisine bir yarar sağlayamacağını, gaybı bilmediğini, sadece bir uyarıcı ve müjdeci olduğunu söylemesi isteniyor.[47]

 

Kur’an'da, Hz. Peygamber'in beşer oluşu konusunda ortaya konan sürekli vurgu, yaratılmış hiçbir varlığın, az ya da çok hiçbir şekilde Yaratıcı'nın sıfat ve gücüne ortak olmadığı, olamayacağı konusundaki temel ilkenin gereğidir.[48]

 

- Peygamberlerin ontolojik yapılarına işaret ederek:

         

Kur’an-ı Kerim, peygamberler hakkında şunu söylüyor: “Biz onları yemeğe bile ihtiyaç duymayan varlıklar olarak göndermedik; dahası onlar ölümsüz de değildiler.”[49] Demek ki bütün peygamberler birer insandı ve hiç bir olağanüstü tarafları, olmazları olduran güçleri yoktu.

 

Hz. İsa’ya ve annesine kutsallık, giderek tanrılık yakıştırınlara cevap olarak Allah, Hz. İsa’nın sadece bir elçi olduğunu, annesinin ve kendisinin diğer insanlar gibi yeyip içtiklerini söylüyor.[50] Bu zımnen ‘Hz. Muhammed de böyledir’ demektir.

İnkârcılar şöyle dediler:

… Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı! Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya içinden yeyip (meşakkatsizce geçimini sağlayacağı) bir bahçesi olmalıydı.”[51] Bu melek peygamber, olağanüstü güçlerle donatılmış peygamber tasavvurunu redtir. Şüphesiz böyle bir peygamber tasavvuru, onun getirdiği mesajı hayattan dışlamanın kurnaz bir yöntemidir.

 

- Ölümlü olduğu hatırlatılarak:

 

Hz. Muhammed de her beşer gibi fâni idi. Kendisine takdir edilen süreyi yaşadı, eceli gelince de öldü. Ölenlerin her hangi bir şey yapması, faal olması artık mümkün değildir.

 

Kur’an şöyle diyor: “Muhammed yalnızca bir elçidir; ondan önce de (başka) elçiler gelip geçtiler, O halde ölür veya öldürülürse, topuklarınızın üzerine geriye mi döneceksiniz?”[52]

 

Peygamberlerin hiç biri ölümsüz olmadığına göre Hz. Muhammed de bu ilâhî yasanın kapsamındadır. Zaten Kur’an bunu vurgulu bir şekilde söylüyor: “Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. En sonunda kıyamette Rabbinizin huzurunda yargılacaksınız.”[53]

 

- Hz. Muhammed’in dilinden kul olduğu vurgusu:

 

Rasûlullah kendisine ‘Abdullah-Allah’ın kulu’ denilmesinden hoşlanır, dua ederken sürekli ‘Ya Rabbi, senin kulun...’  ifadesini kullanırdı.[54]

 

O toplum içinde tanınmayacak kadar öne çıkmayan, mütevazi, aşırı saygıdan çekinen biri idi. Hatta dışarıdan gelen bir elçi onu sahabe arasında tanıyamamış ve “İçinizde Abdulmuttalib’in oğlu hangisidir?” diye sormak zorunda kalmıştı.[55]

Kendisinden korkan bir bedeviye “Korkma, ben kral değilim. Mekke’de kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum.” demişti.[56]

 

Hrıstiyanların Hz. İsa’yla ilgili tutumlarına bakarak ümmetinin şöyle uyarmıştı: “Hrıstiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde methetmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Öyleyse bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin.”[57]

 

Ebu Musa el-Eşari’nin deyişi ile o, merkebe biner, (kaba) yün elbise giyer, koyun sağar, misafiri ile bizzat ilgilenirdi.[58]

 

Yine o şöyle buyurdu: “Ben kulun yediği gibi yer, kulun oturduğu gibi otururum. Çünkü ben de ancak bir kulum.”[59]

 

Peygamber’i diz çökmüş bir şekilde yemek yediğini gören bir bedevi şaşırarak “Bu oturuş da neyin nesi?” diye sorunca; “Allah beni kerim bir kul yaptı, zorba ve muannit yapmadı” diye cevap verdi.[60]

 

O hürmet adına da olsa kendisi için ayağa kalkılmasından hoşlanmaz, kalkmak isteyenleri şöyle uyarırdı. “Acemlerin birbirine saygı için ayağa kalktıkları gibi siz de kalkmayın.”[61]

 

Hz. Muhammed elinden olağanüstü olaylar gelmeyen bir beşerdi. O bütün insanî özellikleriyle içinde bulunduğu toplumun ve sahabenin gözü önünde yaşıyordu. Zaman zaman kızıyor, seviniyor, aç kaldığı oluyor, kazanıyor, bazen mağlup oluyor, bazen unutarak abdestsiz olduğunu hatırlıyor, bazen namazını geçiriyordu. Çünkü o bir insandı. Zaten insanları ilgilendiren yönü de bu değil mi? -Varsa şayet- onun beşeriyet üstü özellikleri örnek alınamaz ki.[62]

 

Şehâdet kelimesinde Hz. Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğunun söylenmesinden sonra, O’nun Allah’ın kulu olduğunun vurgulanması oldukça dikkat çekicidir. “ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasûlühu” diyen bir Müslüman şunları yapmış olur: Hz. Muhammed’i son elçi olarak tanımış olur ve böyle inanır.  Onu kul olarak bilir, onu aşırı yüceltmez, meleklik pâyesi vermeye kalkmaz. Onun Allah adına, Kur’an’ı pratize etmek üzere ortaya koyduklarına inanır ve hayatını ona göre düzenlemeye söz verir. Allah yolunda, ibadet ve ahlakta, ahirete hazırlanmada onu örnek alır ve onu izler. Onun yolunu sürdürmeye yani hayatını onun gibi imanına şâhid kılmaya çaba gösterir.

 

Siyere Hz. Muhammed’in Davranışlarının Bağlayıcılığı Açısından Bakmak:

 

Kur’an ona ısrarla kul dediğine göre onun siyerinin de bu açıdan okunması, anlaşılması ve alınması gerekir. Peygamberin misyonunun tarihe terkedilmemesi için, her çağa, her şahsî hayata ve her coğrafyaya taşınabilmesi için, onun siyerinin hangi taraflarının bağlayıcı olduğu ve alınması gerektiği üzerinde durulmalıdır.

 

Kur’an, Peygamber’e tabi olunmasını emrediyor:

 

“De ki (ey Peygamber): “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin; zira Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.”[63]

 

Peygamber’e uymak düzlem farklılığından dolayı ontolojik olarak mümkün olmadığına göre, burada istenen onun ahlâkına ve islâmî hayatına uymaktır. Peygamberi izlemek de aynıdır. İzleyen ile izlenen aynı düzlemde olması gerekiyor. İzlemek, iz sürmek, izini takip etmek, peşi sıra gitmektir. İzi olmayanın izini sürmek, iz bırakmayanın izinden gitmek mümkün değildir.[64] Peygamberin bıraktığı iz de onun İslâm adına ortaya koyduğu pratiklerdir.

 

Kur’an Hz. Muhammed’i bir ‘şâhid’ olarak takdim ediyor:

 

Hz. Muhammed bizzat Allah tarafından övülmüş, takdir edilmiş ve bütün zamanlara örnek gösterilmiş, onun vahye uyan ahlâkına uymak ümmete farz kılınmıştır. Peygambere uymanın en önemli gerekçesi onun Kur’an’a uygun yaşamasıdır.

 

Şâhid, tanık anlamına, hayatını imanına şahit kılan ve çağına şâhid olan anlamına geldiği gibi, ‘örnek, model’ anlamına da gelir.[65]

 

Hz. Muhammed insanlığa bir şâhid olarak gönderildiği üç âyette vurgulanıyor.

“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şâhid, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”[66]

 

Kur’an Hz. Muhammed’i en güzel örnek olarak takdim ediyor:

 

Peygamber hayatın bütün alanlarında vahyi uygulamada “en güzel örnek”tir. 

“Hakikaten, Allah'ın Rasulü’nde sizler için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır.”[67]

 

Peygamber’in pek çok davranışı, uygulaması insanlık için örnek olmakla beraber, onun her davranışı kayıtsız şartsız örnek değildir. Onun örnekliğini bazı belli olaylara ve kendi zamanına ait görenler ile, “günün her saatinde her yaptığı örnek alınmalıdır, sünnet budur” diyenler isabetli değildir. Bu iki tutum ifrat ve tefrittir.

Âyetteki “Peygamber’de sizin için örnek vardır” ifadesi zaten örnekliğin makul ve mümkün düzlemine işaret ediyor. Burada Peygamber sizin için her alanda örnektir denilmiyor. Peygamber’de sizin için en güzel örnek vardır deyip bir sınırlama getiriyor.[68]

 

Onun örnek alınması, üretilebilecek ahlâkî tavır ve davranışlarının yeniden üretilmesi demektir. Tersi ise onu tüketmektir. Hz. Peygamber’i taklit etmek, onu örnek almak demek değildir. Kur’an’ın onu örnek göstermesinin elbette sebebi vardır. İnsanlar melekleri değil, kendi katagorilerindekileri örnek alabilirler.[69]

 

Kur’an Hz. Muhammed’e itaat edilmesini, karşı gelinmemesini emrediyor:

 

Kur’an’da ondokuz âyette Allah’a ve Peygamber’e itaat birlikte geçiyor. Mesela;

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan emir sahiplerine (müslüman idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir."[70]

 

Zaten vahiyle igili konularda Peygamber’e itaat, Allah’a itaat demektir.

 

“Kim Peygamber'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur; yüz çevirenlere gelince; Biz seni onlara bekçilik yapman için göndermedik.”[71]

 

Peygamber’e itaat etmemek kişiyi İslâmdan uzaklaştırır.[72] Allah’a ve Peygamberine körü körüne itaat etmeyenler azabı hak ederler.[73]

O bugün yaşamadığına göre, ona nasıl itaat edeceğiz? Ona nasıl uyacağız? Onu nasıl örnek alacağız?

 

Burada karşımıza onun Sünneti veya onun siyeri, yani onun İslâmî hayatı çıkıyor. Onun siyeri hangi açıdan genelde insanları, özelde Müslümanlar’ı ilgilendirir? Onun siyeri sünneti midir? Siyeri okumak ve anlamak, sünneti okumak ve anlamak mıdır? Siyer ile sünnet arasındaki bağlantı nedir? Siyerde dinî olan ile kişisel olan ayrımı var mıdır? Bu ayrımı neye göre yapabiliriz?

 

Kur’an ona kul/beşer, yani insan dediğine göre onun siyerini örnek almak, onun kendi zamanında insan olarak yaptığı bir çok işi, kullanığı eşyaları, giyim kuşamını aynen taklit etmek midir? Deveye binmesi, sıcak iklim gereği cübbe türü beyaz elbise (fistan) giymesi, elle yemesi, basit kerpiç evde oturması, toprak kap kullanması, saçını uzatıp veya kısaltması, falanca yemeği sevmesi, falanca yemeği sevmemesi onun sünneti midir, yoksa içinde yaşadığı toplumun âdetleri ve o günün imkanları mıdır? Peygamberin bu gibi davranışları dinen bağlayıcı olur mu?

 

Eğer Peygamberin bütün hayatı (siyeri) sünnettir ve örnektir, her Müslüman bunu hayatına taşımalıdır denirse orada iki büyük tehlike bizi bekliyor demektir.

 

Birincisi, Peygamber örnek alınmaktan çıkarılır. Zira  her davranışını, başka bir çağa, her kişiye ve topluma taşınması mümkün değildir.

 

İkincisi, dinin insanı sorumlu tutmadığı amelleri ona dayatmış oluruz. Alet edevâttan tutun, elbise şekline, bina yapımından ev döşemesine kadar. Halbuki bunlar toplumdan topluma, devirden devire değişir. Bunlar doğrudan kullukla veya ahlâkla ilgili şeyler değildir. Siyeri örnek almada bunların şekli önemli değil,  fakat ölçü ve ahlâk, bunları elde etme, kullanma anlayışı önemlidir.

 

Söz gelimi Hz. Peygamber’in sevdiği yemeği aynen yapıp yemeğe kalkışmak boş bir uğraş. Ama o yemeği helâlden kazanmak, âdapla yemek, besmele ile başlamak, nimeti verene şükür Peygamber’in sünnetidir. Evini Peygamber’in evine görünüş olarak benzetmeye çalışmak boş bir iştir. Ama evi helâlden kazanmak, onu yuva yapmak, o evin içinde sükretmek, evi cennetten bir köşe yapmak farz kadar önemli peygamber sünnetidir. Hz. Peygamber’in giydiği elbisenin aynısını giymeye kalkışmak yorucudur ve imkânsızdır. Hele bu din adına yapılırsa yanlış bir anlamadır. Ama o elbiseyi helâlden kazanmak, tesettüre riayet etmek, o elbise ile şükredenlerden olmak, elbiseyi Peygamber’in öğrettiği gibi kullanmak onun siyerinin örnek bir parçasıdır.

 

Peygamber o günkü toplumda normal bir hayat yaşıyor, bildikleri ile amel ediyordu. Vahiy geldikten sonra gerek onun hayatında ve uygulamalarında, gerek içinde yaşadığı toplumda var olan ve tevhide/vahye aykırı bütün inançlar,  uygulamalar, ibadetler yavaş yavaş yürürlükten kaldırıldı. Hz. Muhammed pek çok davranışını ve uygulamayı sürdürüyordu. Eğer bir yanlış varsa veya yapılan uygulama kullukla ilgili ise vahiy onu düzeltiyordu. O yüzden şöyle demek yanlış olmaz: Peygamber’in bir insan olarak yaptıkları değil, vahiy adına olan sözleri ve davranışları vahyin kontrolü altındadır.

 

Bu demektir ki, siyerin vahyin kontrolü altındaki kısmı Müslümanlar’ı ilgilendirir ve bağlayıcıdır. Hz. Muhammed’in peygamber olmasının gereği olarak ortaya koyduğu davranışlar bağlayıcılık açısından genelde iki kısımdır.

 

Birincisi, itaat edilmesi vacib (farz manasında) fiilleri. Kur’an’da emredilen ve Peygamber tarafından nasıl yerine getirileceği gösterilen bütün ibadetler ümmet için farz hükmündedir. Bunları, farzdan daha aşağı deyip hafife almak mümkün değildir. Haccın nasıl yapılacağı, namazın nasıl kılınacağı, ezanın sözleri ve şekli, cenazelerin techiz-defin gibi işlemleri, şehitlerle ilgili uygulamalar, teyemmümün şekli gibi. Bu gibi ritüelleri Kur’an’da aramak gerekmez. Zira Kur’an ilkedir, sünnet uygulamadır.[74]

 

İkincisi Peygamberin tavsiye nitelikli fiilleridir. Peygamber kendisine emredilen bütün emirleri eksiksizce yerine getirdi. Buna ilâve olarak ona farz olan, ama ümmete tavsiye edilen bazı ibadetleri de ölene kadar yaptı. Ancak onun sürekli yaptığı bu gibi ibadetler ümmet için bir fariza değil nafile ibadet hükmündedir. Mesela, farz dışındaki nafile namazlar, nafile oruçlar, teheccüd namazı, Kur’an tilaveti, itikâf ibadeti gibi.

 

Bir beşer olarak, hatta içinde yaşadığı toplumun âdeti olarak yaptığı, dinî boyutu olmayan, dinen mübah (sakıncasız) diyebileceğimiz davranışlarının bağlayıcılığı yoktur. Bu gibi davranışları o yapıyor diye sünnet kılıfı ile dinî saymak isabetli değildir ve sünneti yanlış anlamaktır.

 

Hz. Peygamber’in davranışlarının vahyin gereği ve bağlayıcılık açısından tasnife tabi tutulması daha sahabe zamanında başlamıştı. Kendisi bu konuda sahabileri uyardığı ve “Ben bir beşerim, vahiy gelmediğinde kendi görüşümle hükmederim, dünya işlerini siz daha iyi bilirsiniz.”,[75] Medine’deki hurma tozlaştırma konusunda “Şüphesiz ben bir tahminde bulunmuştum. Beni tahminimden dolayı suçlamayın. Fakat ben Allah’tan bir şey bildirirsem onu alın. Çünkü ben Allah adına asla yalan söylemem”[76] diyordu.

Sahabiler onun bazı davranışları karşısında tereddüte düştükleri zaman “Bu vahiy mi, sizin görüşünüz mü?” diye sorarlardı. Vahiy olduğu söylenince hemen yerine getirirlerdi. Bazen onun bir emrine canlarını feda ederken, bazı emirlerinin teşvik ve tavsiye amaçlı olup olmadığını anlayıp ona göre davranıyorlardı. Hadis ve siyer kaynaklarından bunun pek çok örneği vardır.

İslâm Tarihi boyunca onun davranışlarını ve siyerini bağlayıcılık yönünü şühesiz herkes aynı derece anlamadı. Bu konuda farklı görüşlerin olması da normaldir. Zira herkesin elindeki deliller ve o delilleri yorumlama kriterleri farklı olabilir. Ancak Hz. Muhammed’in siyerinde öne çıkartılması gereken onun peygamberlik sıfat ve davranışları olmalıdır. Zaten mü’minlere örnek gösterilen ve uyulması istenen yönleri de bunlardır.[77]-[78]

 

Yusuf Karadâvî genelde siyer, özelde sünnet konusunda şöyle bir tutuma dikkat çekiyor: Sahabe döneminde yapılan tartışma, Hz. Peygamber’e ait bir davranışın bağlayıcı olup olmadığı, ya da ne derece (farz ve nafile, mübahlık yönünden) olduğu değil, sünnet olup olmadığı ile ilgili idi. Ama sonraki dönemlerde Hz. Muhammed’in neredeyse bütün fiilleri/davranışları sünnet adını almış ve hangi sünnetin bağlayıcı, hangisinin bağlayıcı olmadığı tartılmaya başlanmıştır.[79]

 

Böyle bir tutum da şüphesiz sünnetin yanlış anlaşılmasına ve siyerin farklı okunmasına yol açmıştır. Bu yanlış anlamalar da ya Sünneti hayata aktarmada zorluklara, ya da sünneti dışlamalara sebep olmuştur.

 

Son Söz

 

Kur’an hayat kitabı, Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatı, yani siyeri Kur’an’ın hayata dönüşen halidir.  Allah Kur’an’la hayatı nasıl inşa edeceğimizi öğretmek için Hz. Muhammed’i görevlendirdi.  Onun siyeri bu açıdan mü’minler için büyük bir imkan. Siyer Kur’an’ın hedeflerini, koyduğu ilkelerin uygulandığı zaman sonuçlarını somut bir şekilde bize gösteriyor. Siyer, saadetin dünyalık adresidir. İnsan said (mutlu) olmak istiyorsa siyeri örnek almalı, onu kendi hayatına taşımalı ve bir model bilmeli. Şaki (bedbaht) olmak istiyorsa siyerle ilgilenmesine gerek yoktur. Saadetin diğer adı İslâm ise, onu hayat (uygulama) olarak ve örnek olarak insanlığın önüne koyan siyerdir.

 

Bu da şüphesiz Peygamber’in hayatının tümünü, bütün davranışlarını taklit etmek, aynen tekrar etmeye kalkışmak değil; siyerin İslâm adına, Kur’an’ı hayata dönüştürmek amacıyla olanları, ibadet ve ahlâk olarak, evrensel değerler sistemi olarak, Kur’an’a uygun ibâdî olan uygulamaları örnek almaktır.

 

Biz ‘beşer’ olan bir elçinin vahyin uygulaması olan siyerini örnek almakla mükellefiz. İyi ki böyle. Kur’an ona ‘Yâsîn’ diye hitap ediyor ve bize insan olmanın iyi bir şey olduğunu ve Hz. Muhammed’ın Allah’ın kulu ve Rasûlü olarak değerli olduğunu bir kere daha hatırlatıyor. 

 

[1] Ahzâb 33/40

[2] Âl-i İmran 3/144

[3] Âl-i İmran 3/164. Şûra 42/51

[4] Enbiyâ 21/105

[5] Yusuf Karadavi, Sünneti Anlamada Yöntem, Kayseri 1998, s.46

[6] Fevzi Zülâloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Yayınları, İstanbul 2002, s.255

[7] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 10/8. Firuzabâdî, el-Kâmusu’l-Muhît, s.296

[8] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları İstanbul 2010, s.19

[9]  Ragıb İsfehânî, el-Müfredât, s.479

[10] Bakara 2/208, 286. Âl-i İmran 3/, 15, 20, 30, 150. Hacc 22/78. Mü’min 40/31, 44 ve diğerleri

[11] Fecr 89/27-30

[12] Tirmizî, Edep/78 (2863)

[13] Meryem 19/44

[14] İbni Atiyye, el-Muharriru’l-Vecîz, Beyrut 2002, , s.1230. İbni Kesir, Muhtasar Tefsir 2/453

[15] Yâsîn 36/60

[16] Bakara 2/178, 221. Nahl 16/75

[17] Meryem 19/93

[18] Âl-i İmran 3/83

[19] Nisâ 4/172)

[20] Zariyât 51/56

[21] Mâide 5/60

[22] Kehf 19/65

[23] Ragıb İsfehânî, el-Müfredât, s.479

[24] Hicr 15/40, 42

[25] Abd-kul kelimesinin bu manada kullanıldığı diğer âyetler: Meryem 19/61. Furkan 25/63. Duhan 46/23

[26] Enfâl 8/41

[27] Furkan 25/1

[28] Kehf 18/1

[29] Necm, 53/10. bir benzeri: Hadîd 57/9

[30] Zümer 39/36

[31] İsrâ 17/1

[32] Mustafa İslamoğlu, Nüzûl Sırasına Göre Meal, s: 390

[33] Bakara 2/23

[34] Enfâl 8//41

[35] İbrahim 14/11

[36] Sâd 38/41

[37] İsrâ 17/3

[38] Yûsuf 12/24

[39] Sâd 38/30

[40] Sâd 38//45

[41] Meryem 19/36

[42] Hicr 15/28-29

[43] Kehf 18/110. Bir benzeri: Fussilet 41/6

[44] En’am 5/50

[45] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1/233

[46] Âl-i İmran 3/164

[47] A’raf 7/188

[48] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, 1/313

[49] Enbiyâ 21/8. Bir benzeri: Furkan 25/20

[50] Maide 5/75 

[51] Furkan 25/7-8. Bir benzeri: Mü’minûn 23/33

[52] Âl-i İmran 3/144

[53] Zümer 39/30-31

[54] Mesela; Buharî, Deavât/2 (6306). Tirmizî, Deavât/15 (3393). Nesâî, İstiğfar/57 (5524)).

[55] Darimî, Tahâret/1 (658)

[56] İbni Mace, Et’ıme/30 (3312). Hakim, Müstedrek 3/48’den Bünyamin Erul, Sahabe’nin Sünnet Anlayışı, Ankara 2008 s.81. Siyeri Farklı Okumak, Mehmed Azimli, Ankara 2010 s.220

[57] Buhârî, Enbiyâ/48 (3445). Darimî, Rekâik/68 (2787)

[58] Heysemî, Mecme’u’z-Zevâid, 9/20’den Bünyamin Erul, Sahabe’nin Sünnet Anlayışı, Ankara 2008, s.81

[59] Heysemî, 9/21’den, aynı yer

[60] Ebu Davûd, Et’ıme/18 (3773). İbni Mace, Et’ıme/6  (3263)

[61] Ebu Davûd, Edeb/165  (5230)

[62] Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak, Ankara 2010, s.19

[63] Âl-i İmran 3/31 Bir benzeri: Nisâ 4/59, 80

[64] Mustafa İslâmoğlu, Üç Muhammed, İstanbul 2000, s.34

[65] Mustafa İslâmoğlu, Meal, s.54

[66] Ahzâb 33/45. Bir benzeri: Fetih 48/8. Müzemmil 73/15

[67] Ahzâb 33/21

[68] Mustafa İslâmoğlu, Üç Muhammed, s.233

[69] Mustafa İslâmoğlu, Üç Muhammed s.234

[70] Nisâ 4/59. Ayrıca bakınız: Mâide 5/92. Enfâl 8/20-22, 27, 46. Nûr 24/5,54

[71] Nisâ 4/80

[72] Âl-i İmrân 3/32. Nisâ, 61. Nûr 24/47-52

[73] Tevbe 9/61, 63. Nisâ 4/42, 115. Mücâdele 58/5. Cin 72/23

[74] Fevzi Zülâloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, s.270-276

[75] Müslim, Fedâil/140 (6127)

[76] Müslim, Fedâil/139 (6126)

[77] Murat Şimşek, Hz. Peygamber’in İctihad ve Tasarrufları, Ankara 2010, s.63

[78] Hayreddin Karaman, Bağlayıcılık Bakımından Rasûlüllah’ın Davranışları, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı içinde, s.134-135 ve Asr-ı Saadette İslâm, 1/290-292. Murat Şimşek, Hz. Peygamber’in İctihad ve Tasarrufları, Ankara 2010, s.105-108.

[79] Mehmed Görmez, Sünnetin ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, Ankara 2000, s.278