Login Form

Istatistikler

Gebruikers
2
Artikelen
2155
Weblinks
9
Artikelen bekeken hits
2047088

NECİD ÇÖLLERİNDEN MEDİNE'YE

(Şerif Ali Haydar Paşa Hazretleri'ne)

Nar-ı beyza mı nedir, öğle zamanında güneş?

Tepesinden döküyor beynine afakın ateş!

Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine,

Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sine.

San'atin sırrını Ressam-ı Ezel'den okuyan;

Ruh-i ma’sumu bütün hilkati kendinde duyan,

Şimdi yerlerde şafak, şimdi bulutlarda bahar,

Şimdi tufan-ı ziya, şimdi köpük, şimdi buhar,

Şimdi, mahmur-i tefekkür, uzanan enginler,

Şimdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler,

Şimdi dalgın dereler, şimdi zılal ummanı,

Şimdi bir vaha çizen; şimdi bütün elvanı,

Toplayıp mavi elekten geçirirken, üryan

Kumların üstüne bin türlü bedayi' dokuyan,

O güzel sine, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor:

Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!

Ne zemininde sezersin, ne fezasında hayat;

Ah  bir reng-i hayat olsa da görsem Heyhat!

Benzi külden de uçuk Nerde o masmavi sema?

Yine biçare nin üstünde o müzmin humma!

Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmum,

Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semum,

Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor,

O zaman işte muhitatı alevler tarıyor;

Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,

Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!

Ne soluk var, ne de ses Badiyenin hali harab!

Çağlıyor sade ufuklardaki avare  serab;

Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı.

 

 

Geceden girdiği dehşetli mugaylan-zarı,

Gündüzün geçmek için kaafile olmuş develer,

Eğrilip büğrülerek, yangına düşmüş ejder

Izdırabıyle, ne müz'ic uzanıp kıvranıyor!

İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor.

Ya  o sırtındaki yüzlerce heyula-yı beşer,

Ateşin dalgalar üstünde yüzen bir mahşer,

Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak,

Gidiyor bulmaya, heyhat, yeşil bir toprak!

Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedi payanın?

Merdedir vahası, ya  Rab, bu serabistanın?

Necd'in a'makına dalmış, iki aydan beridir,

Koca bir kaafile Mecnun gibi haib, haşir,

Koşuyor, merhamet et, badiyeden badiyeye,

Görürüm, bir gün olur Hayme-i Leyla yi diye!

Ne devam etmeye takat, ne karar etmeye yer;

Bir ılık gölge. İlahi O da olmazsa eğer,

Kalmıyor sahil-i maksuda vusul imkanı.

 

Yeniden cuşa gelirken bir alev tufanı,

Karşıdan Kubbe-i Hadra edivermez mi zuhur?

O nasıl heykel-i didar, o nasıl cebhe-i nur!

Öyle bir Tür ki: Her lemha-i istiğrakı,

Olmadan çak-i tecelli, süzüyor Hallak'ı!

Ebedi fecrini gördükçe perişan  lahüt;

Zıll-i memduduna düştükçe güneşler mebhut!

Sanki feyfa-yı taharride yanan ervaha,

Sayeler dökmek için Sidre'den inmiş vaha.

O cehennem gibi vadide bu cennet ne güzel!

En büyük şi'r Tezadın mıdır, ey Hüsn-i Ezel?

Sana bir mısra'-ı bercestedir etmiş ki sünuh:

Duyar amma varamaz yükselen ahengine ruh.

 

Menahadan geçiyorduk, ikindi olmuştu.

Çıkınca karşıma Canan'ımın yeşil yurdu,

Gözüm karardı, atıldım harim-i cazibine;

Yarıp cema'ati, düştüm direklerin dibine.

Sonunda bir yere, lakin , gömünce varlığımı,

Rida-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı.

Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan

İçimde dondu da bir ra'şe koptu ruhumdan;

Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!

Önümde sineye çekmiş huşu'u titrerdi,

Zemin zemin kabaran saflarıyle gunagun

Zılal-i camide halinde, bir cihan-ı sükun!

Evet, o koskoca alem Tunuslu, Afganlı,

Transvalli, Buharalı, Çinli, Sudanlı,

Habeşli, Hıyveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,

Serendib'in, Cava'nın, Mağrib'in bütün şekli;

Hülasa, attığı kollar, muhit-i garbiden,

Cihan cihan dolaşıp, münteha-yı sarka giden

O dudman-ı kerimin sayılmaz evladı,

Huzur içinde bırakmış bu mahşer-abadı!

Ne manzaraydı, İlahi , o herc ü merc-i samut!

Ki vecde geldi temaşadan ansızın melekut:

Huruş edip beşi birden yanık minarelerin,

Huda 'yı bağnna basmış yığın yığın beşerin

Gömülmüş olduğu ummanı dalgalandırdı;

Deminki mahşeri inletti, Sur'u andırdı!

Birinci Eşhedü en-la-ilahe illallah

Nidalarıyle dönerken semaya doğru cibah,

Duyuldu Merkad-i Pak'in de, aynı ikrarı.

Derin derin gelen avazelerle tekrarı.

Bütün o ma'kese dönmüştü cebheler şimdi;

Onun sadaları artık muhite hakimdi.

İkinci mevc-i şehadetle aynı aks-i medid,

Huda 'yı etti zeminden için için tevhid.

Üçüncü oldu şehadet ki: Tuttu eb'adı.

Muhammed'in ebediyyet-güzin olan yadı.

Ne gulguleydi o yadın peyinde dalgalanan!

Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Canan?

Muhiti bunca zamandır ki inliyor, az mı?

Kıyam-ı Haşre kadar yoksa hiç uyanmaz mı?

Nasıl sığar ki, İlahi, hayale, idrake:

Şu hab-gahı deraguş eden demir şebeke,

-Yerinden oynamıyan dağ kadar vücudunda-

Bütün bu cuşişi ürpermelerle duysun da;

O Mihriban-ı Ezel, ruh-i nazeniniyle;

Uyanmasın koca bir mahşerin eniniyle?

Minareler yeniden La-ilahe illa'llah

Teranesiyle coşarken ayaklanıp nagah,

Göründü yerdeki saflar Huzur-i Mevla'da;

Yayıldı velvelesiz bir inilti eb'ada.

Önümde ümmet -i mazlumesiyle Peygamber;

Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;

Ne ihtiyarıma sahib, ne i'tiyadıma ram,

Bu girdibad-ı ibad ortasında bi-aram;

Sularla engine düşmüş sefine-pare gibi.

-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi.

İner iner silinir, şimdi ta  uzaklarda,

Yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da,

Iyan olur yeniden - öyle çalkanıp durarak;

Zemin-i acze kapandım sonunda müstağraki

Ayılmışım ki: O dehşetli girdibad, o huruş,

Sükuna münkalib olmuş da, bekliyor medhuş.

İnince yerlere mahfilden akıbet  bir enin.

Boşandı gitti o binlerce sineden amin!

Boyun bükük, kol açık asümane, göz kapanık;

Ne inliyor o cema'at, ne inliyor artık!

Fezayı dolduran eller ki Hakk'a yalvarıyor;

Yarıp da loşluğu bir mütteka-yı nur arıyor!

Bu başka başka lisanlar, bu herc ü merc avaz,

Birer niyaz idi Mevla'ya  Hem de aynı niyazi

Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,

Ya  arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;

Dalıp dalıp gidiyorken sema-yı merhamete,

Gerek bu aleme aid, gerekse ahirete,

Ne istesin ki, beraberce ben de istemeyim?

Şu ben ki Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.

Ezelde kaynaşan ervaha ayrılık var mı?

Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?

Olunca minberimiz, Arş'ımız, Huda 'mız bir;

Benim de beklediğim nur onun da gayesidir.

 

O nuru gönder, İlahi, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin afakı, bir sabah ister.

İnayetime halas et ki, dalga dalga zalam

İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslam!

Bu secde-gaha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryad olan şu mahşer için;

Harim-i Kabe'n için; sermedi Kitab'ın için;

Avalimindeki ayat-ı bi-hesabın için;

Nasib-i daimi hüsran kesilmiş ümmet  için;

Şu hak-i pake bürünmüş sema-yı rahmet için;

Biraz ufukları gülsün cihan-ı İslam'ın!

Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez alamın?

O, çünkü, aleme hakim yegane  kudret iken,

Bir inkılab ile mahrum olunca azminden,

Esaretin ne kadar şekli varsa katlandı

Vatanlarında garib oldu kendi evladı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

O ruhu ver ki, İlahi , kıyam edip dinin,

Zemine feyzini yaysın hayat-ı mazinin..

 

Henüz dua ediyordum ki, Ya  Resulallah!

Nidası kükreyerek, bir kanadlı tayf-i siyah,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

Süzüldü uçtaki Babü's-Selam önünde yere.

Mehib sayhası hala fezada çınlardı,

Ki yükselip yemden, yardı geçti eb'adı.

Düşünce Ravza-i Peygamber'in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

Dikildi cebhe-i Didar önünde, müstağrak.

Diyordu inleyerek:

– Ya  Nebi, şu hatime baki

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!

Harim-i pakine can atmak istedim durdum;

 

Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

Tahammül et! dediler Hangi bir zamana kadar?

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık, ne hanüman, ne ocak

Yıkıldı hepsi Ben aştım diyar-ı Sudan'ı,

Üç ay Tihame! deyip çiğnedim beyabanı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;

Yetişmeseydin eğer, ya  Muhammed, imdada:

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!

İradem olduğu gündür senin iradene ram,

Bir an için bana yollarda durmak oldu haram.

Bütün heyakil-i hilkatle hasbihal ettim;

Leyale derdimi döktüm, cibali söylettim!

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü

Nücuma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azab-ı hecrine katlandım elli üç senedir. .

Sonunda alnıma çarpan bu zalim örtü nedir?

Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikaabını kaldır mezar-ı pakinden;

Bu hasta ruhumu artık ayırma hakimden!

Nedir o meş'ale? Nurun mu? Ya  Resulallah!

Sükun içinde bir an geçti, sonra bir kısa ah !

Ne gördüm, oh! Serilmiş zemine Sudanlı

Başında, ağlıyarak bir zavallı Seylanlı,

Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini

Bitince harice nakliyle gasli, tekfini,

Baki'a gitti şehidin vücud-i fanisi;

Harem de kaldı, fakat, ruh-i cavidanisi.

(Safahat, Hatıralar, s: 334)

Sebilü'r-Reşad, c.14 no: 361, sayfa: 193. 25 Ramazan 1336/4 Temmuz 1334 (4 Temmuz 1918)